Sultanahmet'den aşağı doğru kaptırdım kendimi yürüyorum. Sirkeci'yi geçeli on dakika olmuş. Bir baktım Eminönü Sahili'ndeyim. Çocukken babamla gelirdik. Kocaman elleriyle montumun şapkasından tutar ve koşup kaçmamam için temkinli davranırdı.
Yürürken anılar deniz kokusu misali acı ama gülümseten bir şekilde aklıma düşüyor. Babamın bana ilk simit aldığı gün ya da balık tutmaya geldiğimiz o yağmurlu eylül sabahı.... Zaman ne çabuk geçiyor. Olmuş yirmi beş yıl. Bu şehre; tarihi aşkı öğrendiğim, bir simidin üç kişiyi doyurabildiğini gördüğüm, balık tutmanın çocuğuyla geçirilen vakit olduğunu bildiğim; uğramayalı tamı tamına yirmi beş yıl... Tadı kalmamıştı ki kovadaki balığı beraber bıraktığın kişinin gitmesinden sonra...
Şimdi ise ben üstleniyorum babamın bıraktığı görevi... Martıları beslemeyi, Gülhane Parkı'na gidip çimenlere sırt üstü uzanmayı ya da kızımı omzuma alıp Anadolu Yakası'nı daha iyi görmesini sağlamayı... İstanbul'a aşık olmayı öğreteceğim. Bir fotoğraf makinasının kadrajından bakarken yaptığı yaramazlıkları bilmiyormuş gibi davranmayı... Artık sıra bende; deniz mavisinin aşk olduğunu, kokusunun nasıl baş döndüreceğini, ayaklarını sallandırmanın mutluluk sebebi sayıldığını söyleyeceğim.
Anne veya baba olmanın hayatı öğretmek olduğunu gösterme sırası bende... Her ne kadar bu sokaklarda yürümek zor olsa da... Ağlamak istesem de... Sesini bir kere daha duymak istesem de.. Biliyorum ki artık sıra bende... Aynen dedemin babama yol gösterdiği gibi....