24 Aralık 2013 Salı

Bu Bir İlk!!!

Hazırlıkla beraber koca 5,5 yıllık üniversite hayatımda ilk kez bir ders için sabahlayacağım. Sanırsınız ki ders bölümün en zor dersi. Külliyen yalan, aslında her gün kullandığımız dilin üniversitede ders olarak okutulması sonucunda dersin finali var işte. Peki neden sabahlıyorum acaba? Sorumsuzluktan mı derseniz, buna cevabım tabi ki de hayır!! Ancak hocanın finalde sorumlu tuttuğu 23 makale ( aralarında 30 ve üstü sayfa sayısına sahip olanalar var!) ve notlardan dolayı şu andaki durumdayım...
  Şimdiye kadar 2. kahvemi içtim. Gecenin ilerleyen saatlerinde bir tane daha içerim gibi duruyor. Bu arada finalimin sabah on buçukta olması da çabası...Neyse artık, buna da şükür..Sonuçta o kadar makale okunduktan sonra birazcık uyku deyip kafayı masaya yaslayacağımı biliyorum!!! KALDI 13!!!

9 Kasım 2013 Cumartesi

VE.....SON!!!

Ne kadar gülersen gül eninde sonunda inanılmaz bir boşluğun içine düşersin. Farkında olmadan kaybedenlerden olursun!
Bazen elini uzatıp sana gülümseyecek birine ihtiyaç duyarsın. Fakat öyle bir an gelir ki artık yalnızlıkların sarmaladığı dünyandan dışarı çıkamazsın.
'Seni özledim.' cümlesini duymak istersin, özlenmek istersin. Ancak artık kimsenin seni özlemediği vakitler gelmiştir.
Sırf kendin olduğun için sevilmek istersin. Ne var ki asla olmayacaklar listesinin başındaki maddeyi istemek anlamsız gelir sana.

VE sonunda o uçuruma gelirsin. Yok olmak ya da hiç var olmamış olmak istersin. Kendi hayallerinin yakılıp yıkıldığını görmediğin bir dünyanın varlığını istersin. Bilirsin ki o dünya asla olmayacaktır.
Yok olmanın tek tercih olduğu zaman elinde kum taneleri misali kayıp giden umutlarının peşinden koşturamayacak kadar güçsüz ve yorgun bir şekilde ayağını kaldırır ve atarsın kendini umutsuzluklar / karanlıklar denizine. Yok olacağını, unutulacağını ve bir daha hiç hatırlanmayacağını bilerek yaparsın bunu. Sebebini asla bilemeyeceklerdir. Sadece bir manşet ya da kısa bir yazı olacaksın. Geriye bir şeyden kalmadan tarihin sayfalarına seni de gömecekler...Her zaman yapıldığı gibi...

Son bir kez bakarsın arkana ve bırakırsın kendini. Rüzgar saçlarını uçurur ve ....

2 Kasım 2013 Cumartesi

İdil Hoca'm!!

Hayatıma lise birdeyken giren biriydi. Daha önce hiç birimizin görmediği biriydi. İlk matematik dersimiz. Yeni başlamış, daha ilk hafta...Ders yapılmaz klişesine inat bir hızla girdi sınıfımıza hocamız ve de sadece adını söyledi. Sonrasında ise anında mantıkla başladık derse. Aman Allah'ım diyorsun. Ne oluyor, neden ders yapıyoruz derken bir baktık kümeler, sayılar, ilk sınav gelmiş çatmış. Ne zaman geldik bu sınava yahu...Neyse diyorsun çalıştık ( çaktırmayın sadece ders yetiyordu bana, çalışmaya gereksinim yoktu denebilinir) iyi geçecek değil mi...Yağma yok. Sınav gerçekten zor. Bakıyorsun ilk başta kağıda. Burada ne denilmiş diye. İlk 5 dakika sadece kağıda bakıyor 30 kişi. Sonrasında bir vahiy diyeceğim ama tabiki de değil İdil Hoca'nın açıklamalarıyla ampül yanıyor kafada elbette.Öyle bir ampülki geriye kalan 40 dakikada elde kalemler kağıtta şaheserler yaratılıyor. ( Öyle ki bazen ne yaptığımızdan biz de emin olamıyoruz.) Böyle derken baktın sınav sonuçları açıklanıyor. Tabiki de aldığım not 4 ! Bir kere mi 5 alınmaz şu matematik sınavlarından. Almadım İdil Hoca'nın sınavlarından gönül rahatlığıyla ya...İnsan üzülüyor o zamanlar da şimdi düşünce normal diyorsun.
 Bir baktım 2. dönem. Artık daha zor konular. Polinomlar falan derken Allah'ım diyorsun bu matematiği icat edeni bulursam...Tabi bunu hocamıza söylemiyoruz. Hiç söylenecek söz mü değil mi? Derken bölüm seçimleri. Tabi bizim zamanımızda bölüm bölüm ayrılırdık, şimdiki gibi saklı olmazdı bölümler :D Ben yapabilir miyim derken İdil Hoca'mın desteğiyle hadi diyoruz. Olduk mu artık 2. sınıf.
 Bir Analitik Geometri diye bir ders var ki düşman başına. Ben zaten hayal edebilsem Fizik dersini anlardım değil mi..Yok yahu. En kolay konuyu anlayamıyorum. Simetri neymiş diyorsun. Hayatımda ilk kez bu kadar kötü bir not alıyorum. Tabi alışkın değil bünye. Yediremiyorum. Nasıl olur diyorum.Manyak gibi oturup simetri çalışıyorum da bir dahaki sınavda sorunla karşılaşmayayım. Şaka gibi ya. Bu nasıl oluyor diyorsun!!! Böyle derken bir baktık senenin sonu ve de artık son sınıf olup üniversiteye çalışacağımız vakitler geliyor.
 Belki de Matematik konusunda en önemli yıllardan biri bu. Türev, limit, integral derken neye uğradığını şaşırıyorsun. Tabi sevgili sınıfımda bir azıttı o sene hiç sormayın. Artık uğraşılacak sınıf olmaktan çıktık. Kurunun yanında yaş da yanar misali İdil Hoca'm bir yakmış bizi dillere destan. Geldi mi önümüze kağıtlar. Neye uğradığımızı şaşırdık. Kalem oynatmayı bırak fikir yürütemiyorsun ki. Ne diyor bu bile diyemiyorsun. Sorsan biliyorsun ki cevap alamayacaksın. Ecel terleri dök içinden geldiği gibi. Mis diyorsun. Neyse derken sınav geçiyor ama hepimizin üzerinden bir buldozer geçmiş sanki . Sınavdan sonraki ders ağzını açıp konuşan yok. Yiyorsa cesaret et. Dönemi böyle kapatıyoruz. Geri döndüğümüzde hocamız yok. Ne oldu ne bitti derken öğreniyoruz ki sağlık problemleri. İnsan bir anda çok kötü hissediyor kendini. Bu nasıl olabilir diyorsun. Hastahaneden çıksın da rahatlayalım diye müjdeli haberi bekliyoruz her gün. Ve o haberin geldiği gün sanki hayatımdaki en güzel haberi almışım gibi hissediyorum. Ama hala hocamızı göremiyoruz. Dinlenmesi ve kendini toplaması gerekiyor. Böyle derken artık liseden mezun oluyorum.
  Hocama veda edemiyorum mezuniyette. Ki zaten bende kırmışım ayağı yatıyorum sürekli. Artık ne ders çalışma ne de bir şeyler yapma isteği var. Sağolsun doktorum yeterince gözümü korkutuyor. Alçı tutmazsa kendini o ameliyat masasında bulursun demesine mi yanayım bir buçuk ay boyunca yatacağıma mı.
  Tercihleri veriyorum ve tabi hocamız daha gelmemiş. Sonrasında tercih sonuçları açıklanıyor. Artık bir üniversiteli olarak liseme gidiyorum. Hocalarımla konuşmak ve vedalaşmak için. Kimyager olmamı sağlayan Kimya hocamla ve sonrasında da İdil Hoca'yla karşılaşıyorum. Her zamanki gibi yerinde duramıyor. Artık liseli değilim ve hocam bana bilgi veriyor, tecrübelerini paylaşıyor ve tavsiyeler veriyor.                                
Üniversite 1. sınıftayım. Telefonum çalıyor ve bir bakıyorum İdil Hoca'm. İnsan çok mutlu oluyor. Böyle bir şekilde yan yana olmasak da hala iletişimimizin devam ediyor olmasından dolayı. Böyle böyle derken üniversitede sınıflar geçiliyor ama hocamla olan iletişimimiz hiç kopmuyor. Artık konuştuklarımız ve paylaştıklarımız da değişmiş durumda. Sürekli yan yana geldiğimizde geçmişe lise yıllarıma dönüp o zamanı gülerek anıyoruz.
  Lisans hayatımdaki son yazımda okulda çalışan lise arkadaşıma sürpriz yapıyoruz. O gün yüzündeki ifade görülmeye değerdi. Kendisini okulumda görmek o kadar mutluluk vericiydi ki. Dolaşıyoruz ve de aslında İTÜ'de olmamda annem babam kadar kendisinin de ne kadar emeği olduğunu bir kere daha anlıyorum. Dershanede de aynı dersi gördüm ancak yıllar geçmesine rağmen İdil Hoca'dan öğrendiğim hiçbir şeyi unutmadım. Öyle bir şekilde öğretmiş ki bize sadece birazcık göz atmamız yetiyor. Ne yazık ki bunu integral için diyemeyeceğim. Hiç anlamam kendilerini. Çünkü İdil Hoca'mdan öğrenemedim.
 Bugün gene Hoca'mla beraberdik. İnsanın bazen yanında annesi olmasa bile öyle hissettiği anlar vardır ya ..Benim de öyle oldu. Şöyle eve gelip oturduğumda ne kadar şanslı olduğumu bir kere daha anladım. Liseden mezun olalı 5 yıl oldu. Ancak ne olursa olsun öğreneceğim o kadar şey var ki... Bazen diyorum acaba hiç karşılaşmasaydık neler değişirdi hayatımda ya da nasıl bir yolda devam ederdim. Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim belki ancak  İdil Hoca olmasaydı şu anda olduğum insana ne kadar benzeyebileceğim konusunda bazı düşüncelerim var...Lise hayatında şanslı olanlardanım. Bunu her geçen gün daha da iyi anlamaktayım.



8 Ekim 2013 Salı

------

Uzun bir aradan sonra buraya geri döndüm. Neden bu kadar sürdüğünü bende bilemiyorum. Çünkü yeni sistemi oturtmaya çalışırken bazı şeyler gözardı edilebiliniyor. Şimdi dönüp bakıyorum da son 1 aya resmen hallaç pamuğu gibiymiş hayatım. Neyse ki yoluna koyabildim. Şu anda tamamıyla organize olmuş bir durumdayım. Bakınca her şeyin bir çözümünün olduğunu görüyorum ve bu çözümleri bulmak ne kadar uzun sürse de eninde sonunda ulaşıyoruz.

17 Eylül 2013 Salı

Kayıp!!!

Bir ilan geçti elime. Biri kaybolmuş ve onu arıyorlar. Kim olduğuna baktım. Küçük ve gülümseyen bir yüzü vardı. Gözleri parlıyordu. Garip bir şekilde tanıdık geliyordu. İlanı elime tutuşturanın yüzüne baktım da ne göreyim. Çökmüş, yok oluşunu kabul etmiş bir insan... Ya da insan görünümünde iskelet var karşımda... Niye arıyordu acaba bu çocuğu? Tam da bunu soracakken gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Elleri titriyordu. Nefes alışının ne kadar zor olduğunu görseniz dersiniz ölmüş bu kişi. Göğsü öyle bir inip kalkıyordu ki korktum ya yere yığılırsa diye. 
  Şöyle bir göz gezdirdim bu kişiye. Üzerinde kıyafet namına 2 beden büyük gelen bir tişört ve dizleri yıpranmış, rengi solmuş bir pantolon. Ayakkabılar ise yanları açılmış, burun kısmının yıpranmasıyla iyice kötülemiş durumdaydı. Yüzüne baktım tekrardan. Saçları tel tel kalmıştı. Zaten iyice beyazlamıştı kalanlarda. Gözlerinin feri kaçmıştı. Hani deriz ya bir ayağı çukurda insan diye. İşte öyle biriydi bu kişi. Dişlerinin olması gereken bir çok yerde siyah boşlukların bulunduğu ağzıyla bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
  Hem ilandaki çocuk hem de bu karşımdaki insan iskeleti neden bu kadar tanıdık geliyordu ki? Garip. Kaçmak istedim. Bir daha karşılaşmamak. Neredeyse ağlıyordum.
  Bir anda kolumu tuttu. Vücudum şok dalgası geçirdi. Eklem yerlerinden sabitlenmiş elleriyle dokundu bana. İğrendim. Hem de nasıl. Bedenime böyle bir dokunuş. Nasıl olabilirdi ki? Ne hakla bu gulyabani bana dokunurdu?
 Kaçmak için tam harekete geçerken hiç ummadığım bir kuvvetle kolumu daha sıkı kavradı. Ona, gözlerine bakmaya zorladı beni...Garip olansa bu gözler ve kayıp ilanındaki çocuğun gözleri aynıydı.Dikkatlice baktım, baktım...Sonunda anladım ki o gözler benim gözlerim. Kayıp çocuk hayalleri yıkılmış ve dünyanın hiç düşünmediği bir şekilde olduğunu gören benim...O gulyabani dünyadaki kötülüklerle tanışıp, engellemek için uğraşsa da başarısız olan benim... Ve tekrardan anladım ki her gün benim gibi milyonlarca insan bunun farkına varıyordu. Kalpleri gerçek kendilerini gördüğünde korkup kaçmak istiyordu. İşte benin masum bir çocuktan gulyabaniye dönüşümüm böyleydi. 

5 Eylül 2013 Perşembe

Savaş Çığlıkları?

Ülkemizin sınırlarında gelişen olaylar şu anda savaşa doğru yola çıktığımızı gösteriyor. Ancak sorgulamak zorunda kaldığım bazı noktalar var. Suriye'de 2 yıldır çocuk, kadın veya yaşlı demeden insanlar öldürülürken kimyasal silah kullanılmasından dolayı dünyanın bir anda tepki vermesi şaşılacak şey değil midir? Savaşlarda veya insanların anlamsız şekilde öldürülmesinde kurallar mı var da bir anda Amerika'dan tutunda Fransa'ya kadar herkes tepki gösterdi. Bir katliam olmasının ne tür şartları vardır? Suçsuz insanların öldürülmesi yeterli değil midir? Ya da işin iç yüzüne bakarsak bu bahsettiğim ülkelerin tehdit unsuru olarak görmeye başlamaları mıdır onları harekete geçiren?
Yıllar önce Irak'ta gelişen olayların neredeyse aynısı olmadı mı dibimizde? Yıllarca acı çeken bir halk ve kimyasal silah tehdidi üzerine simgeleştirilmek istenen bir ülke konumuna gelmesiyle sonlanan savaşlar...Şimdi şöyle bu olaylara yukarıdan bakmak gerekmez mi? Neden sevgili Batı bir anda kuyruklarını bacaklarının arasına sıkıştırıp, korkaklar gibi heyecanlandılar. Bunun cevabını herkesçe bilinmekte aslında. Kimyasal silah demek kendi ülkeleri için de ölüm demek. Eğer bir ülkenin elinde kimyasal silah varsa  sadece kendisinde değil neresi olursa olsun istediği yerde kullanabileceğini gösterir. İşte bundan dolayı Batı olaya müdahale etme isteğindedir. Kendisi tehlikeye girecek, halk veya eziyet görenleri düşündükleri için değil.
 3. Dünya Savaşı teorileri komplo olarak kalmalıyken şu anda Akdeniz'de konuşlanmış Rus gemilerinden tutun da havada dolaşan desteklerseniz vururuz tehditlerine kadar her şey bizim bu yolda ilerlediğimizi gösteriyor. Devletleri yönetenleri unuttukları şeylerin başında savaşın yarar diye bir şey getirmediğidir. Bunun yanında götüreceği o kadar fazla şey vardır ki ülkeden aklınız hayaliniz durur.
  Gönül isterdi ki Suriye'de bu olayların başladığı ilk anda bir müdahale olsaydı ama savaş niteliği taşımayacak şekilde.
 Son söz olarak birileri dünyayı yeniden şekillendirmeye çalışıyor. İlk el atılan noktada dünyanın resmen can damarı olan bölge olarak gözükmektedir. Umuyorum ki bu yazdıklarımdan bazıları hep teori olarak kalır. Çünkü dünya 3. savaşı görürse belki de insanlık yok olur....

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Bu Aralar Ben...

Ne mi yapıyorum? Aslında pek bir şey yok...Birazcık turist rehberliği, birazcık arkadaşlarla dolaşma..Ama sıkılmıyor değilim. Çünkü herkes İstanbul'dan ayrıldı. bir ben buralardayım..Sonuçta sıkılıyor ...Neyse artık geçip yeni dönem hazırlıklarına başlamak lazım.

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Zaman ???

Sadece bir kelime olsa da hep merak etmişimdir neden insanlar bu kadar önem veriyor diye. Sürekli yetiştirmeye çalıştıkları bir hayatları var ve mutlu değiller..Her seferinde keşke 1 saat daha fazla vaktim olsa diyorlar. Ancak sormadan edemiyorum eğer gün 24 saat değil de 40 saat olsaydı memnun kalacak mıydınız? Sonuçta fazladan 16 saat var elimizde. Fakat biliyorum ki insan olarak bizler tatmin olmayan ve sürekli bir sorun arayan kişileriz. Aslında gün ne kadar uzun olursa olsun farketmez bizim için asla yetmez o vakitler... Sebebini bugüne kadar kimse bulamamıştır. Her zaman yapılacak ve yetiştirilecek işlerimiz vardır... Ne gülümsemeye ne de oturup şöyle iki çift söz edip muhabbet etmeye... Kendimizi bir denize atıyoruz ama akıntısının yönünü bilmediğimiz... Bizim için sadece önemli olan sürekli yetişmek zorunda olduğumuz şeylerdir... Diyorum ki zamanı değil kendini ve bu dünyaya neler katabileceğini düşündüğün vakit ... İşte o zaman aslında gün değil 24 saat olur 100 saat...Ve de inanılmaz derecede vaktin olur. Bundan sonra yetiştiremiyorum diyenlerden değil de bugün de bir şeyler yapabildim diyenlerden olalım...

7 Temmuz 2013 Pazar

İnsan?

Kendimize dediğimiz veya bilimcilerin söylemesiyle hayvanlardan farkımızı gösteriyor. Bu durumda anlamadığım bir nokta oluşuyor sürekli...Eğer biz hayvanlardan farklıysak(!) o zaman neden kendimize zarar veriyoruz veya karşımızdakinin kuyusunu kazmak için uğraşıyoruz? Hayvanlar sadece aç olduklarında ya da kendi bölgelerine müdahale olduğunda karşısındakine zarar veren varlıklar. Beyni yok diyoruz bu canlılara...Peki beyni olan bizler ne hikmetse bir hayvanın yaptığını bile yapamıyoruz.
  Sırf karşımızdaki bizim inançlarımıza sahip değil, bizimle aynı fikri paylaşmıyor veya aynı davada yol almıyoruz düşüncesiyle birinin zarar görmesini nasıl normal karşılayabiliriz? Bunu savunan kişiler nasıl rahatça yataklarında uyuyabiliyorlar? Gözlerinin önünde kanlar içinde yatan bir insanı görünce  'Oh olsun , hakketmişti ' diyen biriyle aynı masada yemek yiyebileceğinizi düşünebiliyor musunuz? Benim midem bunu kaldırmıyor. Milyonlarca insanı katleden bir insana nasıl ki sempati besleyemeyeceğimize göre birine zarar verene de besleyemeyiz. 
  Gariptir ki bir düşünceyi savunan kişi her yolu mübah görüyor. İşte bu noktada o kişilere sormak istediğim çok önemli bir soru var. Yapılanlar kendisine, çocuğuna veya sevdiklerine yapılsa bunu kabul edebilecek mi? Kendini o kişilerin yerine koysun ve kabul edebiliyorsa ; işte o zaman geçer kendi düşüncemi tekrardan düşünürüm...

15 Nisan 2013 Pazartesi

Sınırlarını Zorlamak?

Bu aralar hep bu cümleyi duyar oldum. Herkesin ağzında sakız gibi...Gerçekten de nedir bu cümle ? Bilen var mı acaba? İnsanın sınırı var mıdır ya da aslında beynimize vurulan kelepçeler yüzünden mi öyle sanıyoruz. Bazen duyarız arkadaşımızın arkadaşı hem çok başarılı, hem çok aktif hem de kendisine vakit ayırabilen biridir. İşte o zaman sormaz mıyız kendi kendimize bunu nasıl yapıyorlar diye? 
  Cümleyi kabul etmek bizim elimizde. Neden mi? Eğer birileri bize göre imkansızmış veya sürekli zor işleri yapıyor gibi geliyorsa kendimizi o durumda düşünmeyi başaramadığımızdandır. Sormak gerekmez mi o zaman diğer insanlar bunu nasıl yapıyor diye? Hani derler insanlar beyinlerinin %10 luk kısmını kullanıyor diye. aynısı normal hayatımızda da geçerli değil mi? Düşünün biraz...Sanki kendimize sınırları biz koyuyoruz. Sanki hayatı yaşamamak için biz uğraşıyoruz. Bundan dolayı aslında sınırlarımızın olmadığını bilmemiz gerekiyor. İnsanların söyledikleriyle hareket etmeye devam edersek her zamanki gibi bir yerde duracak ve de bundan dolayı sınırlarımızın olduğunu düşünmeye devam edeceğiz!

11 Nisan 2013 Perşembe

Seçim!

Hayaller miydi yoksa senden istenenler mi? Nasıl karar verdin bugüne kadar? Kendim için olanlara bakıyorum da sanırsam bu ikisinin karışımı olmuş. Kendi istediklerimi yaparken ailemi göz önünde bulundurduğum çok vakitlerim var. Peki öyle olmasaydı şu anda ne olurdu merak ediyor muyum? Tabi ki de ...Nasıl,yarın gözlerimi açabilecek miyim diye merak ettiğim gibi..

27 Mart 2013 Çarşamba

Keşke!

 Hani deriz ya sürekli keşke bunu yapmasaydım. İşte En büyük pişmanlığım budur, keşke şöyle olsaydı....Ve devam eder gider bu cümleler. Peki hiç sordunuz mu kendinize neden bu kelimeye ihtiyaç duyulur diye? Dönüpte geçmişe baktığımızda en azından 100 kere kullanmışızdır. Hatta bazıları her gün kullanır bu kelimeyi...
  Bazen bu kelimeyi insanların ağzından duyduğumda derim ki aslında o kişiler kendi istekleri doğrultusunda hareket etmiyorlar. Çünkü keşke bir pişmanlık  belirtisidir aslında. Tabi ki de yapılan bazı hatalar için kullanılsa da çoğunlukla tercihlerimiz bizi mutlu etmediğinde kullanmıyor muyuz? Eğer durum bu ise neden herkes geçipte doğru seçimleri yapmak için düşünmez ki? Neden her zaman başkalarının önerisini sorgulamadan araştırmadan kabul ederler? Bu soruları hiç sormadan da geçer ve cümlenin başına 'KEŞKE' koyarlar.
  Doğrudur ben de kullandım bu kelimeyi. Fakat şimdi anlıyorum ki anlamsız yere pişman olmaktansa hareket ederken ve seçim yaparken uzun süre düşünmeliyim. Sonunda pişman olmayacağım ve keşke kelimesine başvurmayacağım durumlar yaratmalıyım....

21 Şubat 2013 Perşembe

Eskiden....

  Eskiden yazılar defterlere karalanırdı.Eller daha çok kalem tutardı. Klavye de neymiş dedirtti...Tabi daktiloları unutmamak lazım Hiç unutmam babamın bir daktilosu vardı. Nasıl çalıştığını öğrenmek için sürekli onunla oynardım. E tabi sonunda bozdum da. Sonuç olarak o kadar kurcalamanın sonucu bu olurdu.
  Eskiden aile üyeleri birbirlerini daha çok görürdü.Telefon da neymiş dedirtecek zamanlar biliyorum.Ancak o zamanlar akşam yemekleri mutlaka beraber yenilirdi.Kimin hangi saatte geldiği önemsenmez, masaya evin reisi oturmadan yemeğe başlanmazdı. O zamanki muhabbetler daha bir eğlenceliydi sanki. Ne internet gençliği denilen kavram vardı hayatımızda ne de şimdiki gibi herkesin elinde 'Smart Phone' dediğimiz telefonlar...İnsanları tanımak için yüzlerine bakardık; facebook ya da twitter hesaplarında yazan bilgilere değil. O zamanlar insanları paylaştıkları resimlere göre değil de ne kadar bilgisi var diye değerlendirirdik.
  Eskiden bayram denilen bir kavram vardı bizim için. Sabahları erkenden kalkılır ve eller öpülürdü. Bir hafta önceden alınmış olan bayramlıklar giyilir, harçlık beklenirdi. Ne güzel olurdu o alışveriş. Babamla alışverişe gittiğimiz zamanlardı. Hem de çok eğlenceliydi. Hayata daha atılmadan nasıl yaşanılması gerektiğini öğretirlerdi...Ya bayramlıklar. Belki de bütün bir yıl beklenirdi onlar için.Gel gör şimdi bunların hiçbiri yok....
  Boşuna eskiden denilmiyor. Şimdi her şeyimiz farklı. İki dakika konuşuyoruz ve sonrasında her şey bitiyor. Fakat o zaman her şey yüzeysel olmuyor mu???

14 Şubat 2013 Perşembe

Bencillik!!!

  Sadece kendini düşünerek nereye varmaya çalışıyor bu insanoğlu? Gerçekten isteklerini neden her şeyin önüne koyarlar anlamıyorum. Bu kadar mı ben merkezli olduk..Bize öğretilenler bunlar değilidi. Her zaman kendinden önce başkalarını düşünüp ona göre hareket etmemiz gerektiği söylenmemedi mi? Başkasının özgürlüğüne sataştığımızda bile sorunlar doğuyorsa dünyanın kendi etrafımızda döndüğünü düşündüğümüzde kim bilir neler olacaktır. Bu kadar olmaz dedirten her an aslında ne kadar da çocuklaştığımızı göstermez mi? Bencil olarak yaşamaya devam edersek geleceğimiz nasıl olacak hiç mi merak etmiyoruz? Ya da artık hiç düşünmez mi olduk ? İnsan merak etmiyor değil...

28 Ocak 2013 Pazartesi

Özgür Olmayı İstemek

Kendimi uçsuz bucaksız gökyüzünde uçan bir kuş olarak hayal etmeyi severim. Neden mi? Çünkü özgürsündür. Böylece kimse sana yaklaşamaz. Kaçmak gibi bir derdin olmaz ya da gözlerinden akan yaşları saklamak zorunda değilsindir. Seni suçlayacak kimse yoktur etrafında. Aslında düşündükçe bir oyuncak bebek gibi davrandığımızı daha iyi anlıyorum. Biz kurulmuş oyuncak askerler gibiyiz. Kimin ne diyeceğini düşünüp duruyoruz. Herkesin ağzında 'Elalem ne der.' sözü var.  Buna uymak zorunda mıyız diyoruz her seferinde. Fakat gözden kaçırdığımız bir şey var. Biz ; insanoğlu olarak başkalarını önemsemede birinciyiz. Nedenini herkes biliyor. Ancak bu şekilde duygularımızı tatmin edebiliyoruz. Elimize telefonları alıp mutlaka birilerine mesaj çekiyor veya arıyoruz. Niye mi? Her seferinde kendimizi yalnız hissettiğimizde ne kadar da zavallı olduğumuzu düşünüyoruz. Saçmalıkları içimizde yaşıyoruz ve ne yazık ki asla özgür olmayı başaramayacak olanlarız.

24 Ocak 2013 Perşembe

Kim?

 Sessizce uzaklaşırken aklımda bulunan soru buydu itiraf etmek gerekirse. Nasıl ve nereden çıkmıştı bu durum. Bilmiyordum ve de bilmek istemiyordum. Hiç istemeyeceğim bir duruma düşmüş olacaktım gene farkındaydım. Cevabını alamayacağım soruları da sormaktan vazgeçmenin en iyisi olduğunu ne zaman anlayacaktım onu da bilmiyorum ya neyse...

9 Ocak 2013 Çarşamba

Asıl???


Uzun ve sessiz bir yolculuktu benimki.Sadece uzaktan izleme hakkına sahip bir insandım. Hayattan soyutlanmış, deli damgasını yemiş biri işte...İlk ne zaman bunu dediler hatırlamıyorum ki. Herkesten farklı olduğumun ben de farkındaydım ama bunu kabullenmek nasıl kolay olacaktı ki? Kendime bile ifade edemezken nasıl  insanlara söyleyecektim?İşte asıl ip burada kopmuyor muydu?
 İtiraf etme kararı almışken kendimi bir anda dört duvar arasında buldum. Beyazdı duvarlar ve hatta tek bir boya hatası olmayan beyaz duvarlardı bunlar. Hani bazen dersiniz ya odanın duvarları üstüme üstüme geliyor diye... Bu binanın sakinlerinin başka şansı yoktu. Onlar sürekli bu şekilde boğuşmak zorundaydılar. Duvarlar geliyordu üzerime, çığlık atmak istedim çoğu zaman ... Ve şimdi sadece uzaktan uzaktan normal olarak nitelendirilen insanların dünyalarını parmaklıklarımız arasından izlemek zorunda kalmaktayız... İzin verilen bu kadar bize. Peki hiç sordunuz mu siz kendinize asıl deli sizseniz nolacak???