13 Kasım 2020 Cuma

Kendimle Dürüst Olmalıyım

 Benliğimden nefret ediyorum. Bunu kabul etmek kolay değil demeyeceğim. O kadar basit ki... Bir insanın neden kendini sevmediğini herkes merak eder ama ben etmiyorum. Çünkü ben kendimi sevmiyorum. Hem de hiç... Kendinize hiç düşman gözüyle baktınız mı? Ben her gün her saat bunu hissediyorum. Aynaya baktığımda karşımda sevgiyi hak etmeyen, ruhu kirli olan bir varlık var. Bu yüzden bakmam aynalara....Sırf ruhumun iğrençliğini görmeyeyim diye... İyiliğin ne olduğunu bilse dahi hak etmediğini düşünen birinin gözlerini görmeyeyim diye... 

Bahanelerin arkasına saklanıp, başkalarının üzerine suç atmaya çalışmanın mantığı yok. Kime sorarsanız sorun geçip benim için hırslı, güçlü, aklına koyduğunu yapan biri diyecektir. Halbuki tam tersi korkağın tekiyim. Sadece bir kıyafet gibi üzerime giydiğim karakterden başka bir şey değil insanların saydıkları... Kaçmanın en kolay yolu yaptığın şeyi bırakmak değil tam tersine kendi çemberinde dönmeye devam etmektir benim için. 

Kalbim temiz değil hele ki ruhum, zihnim ise kapkaranlık... Kötülüğün varlığına en iyi örnek benim. Bencilliğimle gurur duyan biri olarak yaşıyorum. Garip değil mi? Fedakarlık yaptığını söyleyerek hareket eden birinin bencil olduğunu söylemesi... Başkalarının beni tebrik etmesi umurumda değil. Herkesin yapabileceği şeyleri yapıyorum. Bundan dolayı da dönüp ne kadar başarılı olduğumu duymanın zerre kadar önemi yok...

Kaç kitap okumuşum, kaç dil biliyorum, insanlarla ilişkilerim ne kadar muhteşem.... Bunların ne önemi var ki? Çevresine zarar veren, varlığıyla kirleten biri dil bilmiş, kitap okumuş, hayatında ilerlemiş ne olacak ki? Amaçsızca gelecek planları diye tutturup gidiyorum. Kime ne yararım var bu dünyada? İnsanlara, sevdiğim dediğim kişilere sorun olmaktan başka neye yaradım ben bugüne kadar? 

Ölüm kurtuluş mu? İntiharın kurtuluş olduğunu düşündüğüm anlarım var... Yolda yürürken araba çarpsa da ölsem dediğim, bina üstüme yıkılsa, elimdeki asit şişesi kırılsa ve ayaklarımı yok etse... Belki inanmayacaksınız ama bazen deney sırasında kullandığım iğneyi damarıma batırıp hava kabarcığı veresim geliyor.... Kışın dahi pencere açık uyurum. Belki zatürre olurum da sonunda bir şekilde ölürüm diye...Ağrılarımı umursamam. Başkaları fark etmedikçe geçip doktora gitmem... Grip olunca ilaç alsam dahi kullanmam sırf durumum daha da ağırlaşsın diye... Kendime bunları neden yaptığımı bilmediğimi söylemeyeceğim. Kendimi yok etmek için uğraşıyorum .Beni neyin durdurduğunu bilmiyorum veya buraya bu kadar kolayca yazdığım için bunlara inanmayacaksınız. Ama insan kendini bilmeli değil mi? Hani 'En çok gülen en yaralıdır' anlamına gelen bir deyiş vardır. İşte ben tam da o deyişin konusuyum. fotoğraflarda gülüyorum. Yanımda birileri varken gülüyorum. Arkadaşlarımla konuşurken gülüyorum. Ama gece olunca yatağa uzanıp karanlıkta tavana baktığımda aklımdan tek geçen düşünce 'Yalancısın sen.' oluyor. Ve en büyük yalanım her zaman dürüst olmak... Başkalarına dürüst olmak... Çünkü ancak bu şekilde kendime yalan söylemeye devam ediyorum. 

Kendimle dürüst olmalıyım desem de hala bahanelerin arkasına saklanıyorum.... Kim bilir belki gerçekten bir gün gerçeği kendime itiraf edebilirim. Karanlığım beni yok ettiğini kabul etsem dahi hala saklanıyorum... Renkli kalemler, kağıtlar arkasına... Kendi siyahlığımı ancak bu şekilde kamufle edebiliyorum... Hadi gülümseyeyim ve pencereyi açayım... Uyuma vakti...


9 Temmuz 2020 Perşembe

Merhaba Hayat!

Gözlerini açtığı oda çok aydınlıktı. Nerede olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Çevresinde birçok insan vardı. Kim olduklarını bilmiyordu. Aslında üşüyordu. Neden üşüyorum ki diye düşündü... Birkaç saat önce böyle bir his yoktu. Sürekli sesini duyduğu birisi vardı. Garipti. Bu ses sevgi doluydu. Ama şimdi duyamıyordu. Gözlerini açık tutamıyordu. Işık acı veriyordu. Kendini neden rahat bırakmıyordu ki bu insanlar? Avazı çıktığı kadar bağırmak istiyordu. Ama nefes almakta zorlanıyordu. Ciğerleri acıyordu.... Boğazında yanma hissi vardı. Bütün vücudunda ağrılar... Kollarını oynatamıyordu. Ayakları hissizdi. Ağzını açtı ama herhangi bir ses çıkmadı. İnsanların konuştuklarını anlayamıyordu. Kaybolmuşluk hissinden kurtulamıyordu. Bilinmezlik, umutsuzluk...
Zaman geçiyordu. Saniyeler dakikalara döndü, dakikalar da saatlere... Kaç gün geçtiğini bilmiyordu. Güneşin doğuşunun ve batışının farkındaydı ama.... Daha fazlası yoktu.

Sonunda gözleri ışığa alıştı. Aklında sürekli sözcükler uçuyordu. Daha önce hiç kullanmadığı halde ne anlama geldiğini bildiği binlerce kelime...Etrafındaki insanları daha iyi fark etmeye başladı. Camdan kendisine sürekli bakan kişilerin kim olduğunu anlamasa da bir düzen olduğunu biliyordu. Her iki günde bir  yeni bir kişi geliyordu. Sürekli ellerinde bazı belgeler ve yaptıkları kontrollerin sonuçlarını kaydetmeleri... Neyi kontrol ediyorlardı veya neden kontrol edilmesi gerekiyordu?

Korkuyordu. Aslında neden korktuğunu bilmiyordu ama işte korkuyordu. Kimim ben diye düşünüyordu. Aklından geçen tek düşünce buydu.

Kapı yavaşça açıldı ve içeri bir kadın girdi. Göz göze geldikleri anda bir sıcaklık hissetti. Kalbinin hızlı çarpmasına sebep oldu ve zihninde bir gülümseme canlandı. Çekingence elini uzattı ve yanağına dokundu. Sıcacık, yumuşak ve üzüntü doluydu. Neden dercesine tekrardan gözlerine baktı. Niçin üzülüyordu ki? Anlamıyordu.

Tam kadın ağzının açıp konuşacakken kontrolcülerden biri kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı. Bunun üzerine odadan çıktı. Kontrolcü makinalara yaklaşıp bazı düğmelere dokunuyordu. İşini bitirip dışarı çıktığı sırada odaya başkaları girdi. Kolundaki iğneleri çıkarttılar. Bir tekerlikli sandalye getirdiler ve yatağa yaklaştırdılar. Yavaşça onu hareket ettirip sandalyeye oturttular. Nereye gidiyordu ki? Yaklaşık beş dakika sonra başka bir odaya girdiler. Karşısında bazı ekranlar ve ayakta duran insanlar vardı. Ona yavaşça yaklaşan kadın kafasına birkaç kablo bağladı. Bir anda zihninde görüntüler oluşmaya başladı. Karşısında biri vardı ve konuşmaya başladı.

'Merhaba, kim olduğunu merak ediyorsun biliyorum. Şu anda bunu anlamak çok zor.'

 Neye uğradığını şaşırdı.' Bu ne demekti? Nasıl yani? ' diye düşündü. Sonrasında yavaşça bazı anılar canlandı. Tam bu sırada video başladı.

'Merhaba, zihin birleştirme programına hoş geldiniz.  Zihniniz önümüzdeki saatlerde tamamıyla bedeninizle uyumlu hale gelecek ve anılarınızla beraber hayatınızı da alacaksınız. Sevdiklerinizle beraber bu binadan rahatlıkla çıkacaksınız ama sizi uyarmalıyım ki bir süre uyum sorunları yaşayabilirsiniz. Ama hadi hayatınıza MERHABA diyelim.'

Video durdu. Bu da neydi? Zihin birleştirme programı mı? Hayatını geri mi alacaktı? Hangi hayat? Sevdikleri mi? Bu beden kimindi o zaman? Sorularının cevabı neydi? Ve O KİMDİ??? Kimin hayatına MERHABA diyecekti?

22 Haziran 2020 Pazartesi

Sevmek?

Sevmek için neye ihtiyaç duyarsınız? Karşılıksız, çıkar gütmeden... Sadece sevebilmek için ne olmalı? Kalbinizdekileri karşınızdakine söylemekten neden korkarsınız ki? Gözlerin içine bakıp dürüst olmak için? Neden saklanırsınız veya neden sınırlandırırsınız kendinizi?
Sevmek mi önemli yoksa konulan kurallara uymak mı? Toplum kurallarını mı önemsemelisiniz yoksa saf değerden doğan bir duyguyu mu? Ailenizi mi karşınıza almalısınız yoksa kalbinizle bağlandığınız kişiyi mi? Neden başkalarını düşünmek zorunda kalırsınız sevmek sizinle alakalı iken....
Büyüdüğünüz toprak parçasının bir önemi var mıdır sevebilmek için? Giydiğiniz kıyafetin veya saçınızı nasıl kestirdiğinizin? Neden bunları umursamak zorunda kalırsınız?
İnsanoğlu çok garip bir varlık. Dillerinin ucunda hep hiçbir şey umrumuzda değil der. Sadece sevmek, sevilmek istiyorum dese de başkasına gelince yargılar, eleştirir ve küçümser. En büyük aşk, sevgi, mutluluk uyandırıcı etkinlik kişinin kendisinin yaşadığıdır. Başkası ondan daha güzelini veya mutluluk dolu olanını yaşamamıştır ve yaşayamazdır. Eğer varsa böyle biri kendisini küçük görür ve asla ama asla sorun olmayacak konuları büyütür. Diğerleri düşmanı olmuştur artık. Savaşmak zorundadır. Kendini kanıtlamalı ve kazanmalıdır. Göstermelidir ne kadar muhteşem olduklarını... Aşk veya sevgi değildir artık önemsedikleri... Kıskançlık, başkasının eksikliklerinden tatmin olma çabası,.. Acaba o zaman mı saf olmamaya başlar? Kalpleri o zaman mı kararmaya ve artık gerçek duyguları görmemeye başlar? Ve acaba bu değişim midir artık herkesi gerçekten sevmekten alıkoyan? Sadece sevebilmek isteyen birinden bun şekilde hareket eden birini nasıl yaratmıştır toplum?
Sorulması gereken o kadar çok soru var ki... Sanki gözlerimizi kapatıyor ve kendimizi hiç olmak istemediğimiz bir akıntıya bırakıyoruz. Zihnimizi bize yaklaşan her türlü sorguya kapatıyoruz. Sorgulanmak istemiyoruz bir yerden sonra... Verecek cevabımız olmadığından veya sevmeye başladığımızda olduğumuz kişiyi unuttuğumuzdan olabilir mi?
Sevmek için bu kadar kendimizi zorlarken sevilmeyi beklemek mümkün müdür? Bize sevene de sınırlarımızı koyar mıyız yoksa kendimize yaptığımız kötülüğü yok mu etmeye çalışırız onların duygularıyla... Bu yüzden midir acaba bir noktaya odaklanırız. Kendimizi değiştirmemeye ve zaman harcamaktan hoşlandığımız bazı hobilerde kalmaya çalışmamızın arkasında bu mu vardır?
Düşünmemek için elinden geleni yapanların dünyasında safça sevebilmek o kadar zor ki. Belki de bu yüzden sevemiyorum artık hiçbir şeyi... Belki de budur perdelerin arkasına saklanmamın sebebi... Hatırlayamadığım, saf sevgiyi kaybettiğim içindir... Kim bilir bir gün tekrardan görebilirim gülümsediğimi sadece sevildiğim için... Kim bilir....