18 Aralık 2014 Perşembe

Hayal Kırıklıklarım??

İlk ne zaman elimdeydi bilmiyorum. Fakat her seferinde daha da büyümüş olarak devam ettim hayata..Masumiyetim elimden alındıktan sonra bir daha hayal etmemek gerekir dedim. Kalbim ve ruhum bunu dinlemedi. Defalarca kırılacağımı bile bile hayaller ülkesine giden o trene bindim. Ancak her seferinde varamadan bir istasyonda indim. Yaklaştığımı düşündüğüm her anda aslında daha da uzaklaşıyormuşum bilmeden.... 


Boşuna demiyorlar toz pembedir hayat sen mutlu olduğunu düşündüğünde.. Boşuna değildir gülme demeleri... Keşke dinleseydim de hiç olmasaydı kalbimdeki kırıklar... Defalarca yamanmış kalbimin artık atacak gücü bile kalmamışken nasıl hayallerin peşinden gidebilirim ki??? Hele de elini uzatıp alacakken aslında çok uzaklarda olduğunu biliyor olman...

Anlamsızca koşturduğun bir zamanda rüyalardan medet ummak neye... Gel gerçekçi ol Yadigar ne rüyalar rüya değil senin için, ne hayal edilenler gerçekleşecek olan isteklerdir... 

Yapacağın tek bir şey var. Kendini saklamak, yüzüne maskeyi geçirip eğleniyormuş gibi durmak... Boşuna demiyorlar sana karamsarsın diye... Ertesi güne iyi bakabilmek için elinde ne var ki karamsar olmayasın...

O gizli hatıra çekmecesinde topladıkların nasıl olsa hayal kırıklıkların... Gel bu akşam tekrar bakalım ve gülümseyerek bu da olmadı diyelim... Çünkü gülümsediğinde gerçek hüznünü saklayabilirsin. Aynadaki yansımandan bile saklamak istediğin hüznü....

10 Aralık 2014 Çarşamba

Masumiyet!!!

Bu olayı yaşadığımda 9 yaşındaydım. Küçüklük aklı diyebilirsiniz; fakat ben masumiyetin göstergesi demeyi tercih ettim. Dünyanın ne kadar yorucu olduğunu bilmeden, sadece küçücük bedeninde taşıdığı kalpten dolayı bir çocukluk olarak gördüm her seferinde.

13 yıldır evimizin bulunduğu Emirgan'a ilk taşınmamız ben 6. sınıftayken olmadı aslında. Bundan önce 2 kere daha burada farklı evlerde yaşamışlığımız var. İlk seferini hatırladığım söylenemez. Çünkü o sırada annemin dediğine göre 3 yaşındaymışım. Tabi fotoğraflar bu iddiayı desteklemekten uzak olsa da...2. seferi ise çok iyi hatırlarım. 

2. sınıfı yeni bitirmişken babamın çalıştığı ajans Emirgan'a taşındı. O zamanlar servis denen olay olmadığı için haliyle biz de iş yerine yakın bir yere taşındık. Daha önceki taşınmalarımız da babamın işinden kaynaklıydı. O yüzden hatta 6 farklı ilkokulda okudum. Bazılarından çok iyi hatıralarla ayrıldım, bazıları ise her şeyin yalanlardan ibaret bir dünya içinde yaşanmışlık hissi veren masallar diyarıydı...

Yeni oturduğumuz ev bir öncekinden küçüktü. Hiç unutamam o evi. O yılın çok büyük olaylara gebe olduğunu daha sonra öğrendik tabi orası ayrı. 

Olayı yaşadığımda aralık ayının ortasıydı. Tam günü hatırlamasam da babamın bana 2 hafta sonra getirdiği ajandadan ayı çok rahatlıkla hatırlıyorum. 

Gece uyumaya her zamanki gibi saat onda gitmiştim. Birazcık izinliydim geç saatte uyumaya. Laf aramızda bu hep böyle oldu. Bu durumla da alakalı anılarım var başka bir yazının konusu olacak kadar eğlencelidir.

O gece dışarıda çok sert bir rüzgar vardı. Sanırsınız rüzgar bütün camları kırmak için uğraşıyor. Bu şekilde yaklaşık 2 saat boyunca devam etti. Uyuyamıyordum. Belki de hala geceleri derin uyuyamıyor olmamın ana sebebi budur. Sürekli zangırdayan bir pencerenin dibinde gözünü kapamaya çalışın.Odada yalnızsınız. Kardeşlerim o gün salonda uyuyorlardı. Bunu bu kadar net hatırlıyor olmamın sebebi yaptıklarımda gizlidir. 

Rüzgardan sonra çok şiddetli bir yağmur başladı. Tabi o sıralar doğal gaz yok. Sobayla ısınıyor ev. Bu yüzden yatak odam soğuktu. Yağmur yağmaya başlayınca da daha da bir soğudu ve ben yatakta uzanıyorken bir anda ilginç şeyler düşünmeye başladım. Dedim ki kendi kendime şimdi ben yorganın altında ısınıyorum ama ya kitaplarım, kıyafetlerim, yerde olan şeyler...Onlarda üşümez mi..Çocukluk aklı işte.... Eşyalarında hissedebildiğini ve bundan dolayı da üşüdüklerini düşündüm. 

Aklıma gelen bu düşünceyle yataktan çıktım. Okul dolaplarımızı boşalttım. Sonra elbise dolaplarını, yerdeki halıyı, kız kardeşimin yatağında bulunan yastık ve yorganı...Yani aklınıza bir çocuk odasında olabileceğini düşündüğünüz ne gelirse hepsini aldım ve yatağıma sığıştırdım. Sonrasında da ben de yatağın içine girdim. Eşyaların üstüne kız kardeşimin yorganını örttüm. Dışarıdaki gece lambasının ışığında her şeyin örtülü olduğunu görünce bende yatağa girdim ve yorganı başıma çektim.

Sabah annemin 'Yadi!!' diye bağırmasıyla uyandım. Küçücük kalmıştım ve eşyaların arasında kaybolmuştum.Başımı çıkardım ve 'Anne, bak kimse geceleyin üşümedi. Çok yağmur yağdığı için hava çok soğudu. Öyle olunca da bende onlar üşümesin diye yatağa koydum.' dedim. Annem neye uğradığını şaşırdı. Ve sadece gülmeye başladı.

Bu anımı rüzgarlı gecelerde ve camıma vuran yağmur damlalarını gördüğümde hatırlarım sürekli. O zamanlar o kadar masummuşum ki....Şimdi ise bazen bu masum çocuk ortaya çıkıyor. Geceleri yatağa uzanıp peluş oyuncağımı elime aldığımda gene o çocuk oluyorum. Sadece günlük hayatta kullandığı eşyaları üşümesin diye koruyan o küçük yaramaz oluyorum. Umarım hep o küçük çocuk benimle beraber yaşar ......

2 Kasım 2014 Pazar

'Günaydın Uykucu!'

Güneşin yüzüne vurmasıyla uyandı. Gerindi. Kendine gelmesi lazımdı. Saçı başı illaki dağınıktı. Ne de olsa deli dolu uyumuştu bütün gece. Başını uzandığı yerden çıkardı ve etrafına baktı. Her zamanki gibi her yeri dağıtmıştı. Kollarını açtı ve yataktan çıkması gerektiğini fark etti. 

Odasından çıktığı anda burnuna muhteşem kokular geldi. Acıktığını anladı. Birileri kahvaltı hazırlıyor diye düşündü. Kim olduğunu merak etmedi de değil. Nasıl olsa birazdan mutfağa girince öğrenirdi. Yemek masasının üstünde bir kaç çeşit gözüne çarptı. Birisi gerçekten de onun sevdiği şeyi yapmıştı. Nefis görünüyordu. Yavaşça mutfağa seğirtti. Kendisinden önce uyanana selam vermek için. Bu mutfak kapısından hiç hoşlanmasa da eli mahkum onunla uğraşmak zorundaydı. Açılması zor olan bir kapı sonuçta. O küçük bir canlı ve bundan dolayı da kolay kolay kapıyı nasıl açsın. Bunu evin en yetkilisi olan anneye bir şekilde söylemeliydi aslında. Her sabah mutfağa girerken o kapıyı itmenin kollarını nasıl acıttığını ve bundan dolayı da kahvaltı sırasında çok huysuz olduğunu. 

Kapıyla uğraşması her zamankinden kısa sürdü. Kokuları takip ederek ocağın önünde olan kişiye yaklaştı. Yavaşça ağzını açtı ve 'Miyav!' dedi.  Tekrardan miyavladı 'Nasılsın?' demek için. Aynı odayı paylaştığı arkadaşıydı. Arkadaşı döndü ve gülümseyerek 'Günaydın uykucu!' dedi. 

İşte bir günü daha başlıyordu. Kahvaltıdan sonra ne yapacağına karar verecekti ama önce banyo yapmalıydı. Temizlik her şeyden önce gelirdi değil mi??



26 Ekim 2014 Pazar

Sona Bir Adım Kala

Hayal kırıklıklarıyla bezeli bu hayatta bir kez daha nefes almakta zorlanıyorum. Gerçekleri saklamaya çalışsam da sonunda yoruldum. Kim olduğumu unuttum resmen. Ne olduğumu, ne için yaşadığımı da... Hayallerimin olduğunu sandığım zamanlarım vardı ama artık o anlar  hakkında tek bir fikrim yok. Kendimi kaybolmuş hissederken insanların gözlerine bakıp avazım çıktığı kadar 'YETER!' diye bağırmak istiyorum. Fakat bunu bile yapacak gücüm yok. Kendi karanlığıma çekilmiş durumdayım ve çıkacak halim yok. Sanırsam artık gülümseyecek veya mutlu olacak bir neden bulamıyorum. Bu saatten sonra ne olur bilmiyorum. Nereye kadar dayanabilirim hiçbir fikrim yok. Tek bildiğim ise artık geri dönüşümü olmayan bir yoldayım ve bunun sonu keşke iyi olabilse diyorum.

24 Eylül 2014 Çarşamba

Rüya??

Yaşlar damlıyordu o gözlerden. Yıllar önce unuttuğunu düşündüğü yaşlar... Ağlamayalı ne kadar olmuştu bilmiyordu, ama sanki yüzyıllar gibi geliyordu. Ne olmuştu da bir anda...Sonra başını tekrar kaldırdı ve onu gördü. Duvara yıllar önce yazdığı o sözleri. Kendini cesaretlendirmek için sürekli her sabah karşısına geçip tekrarladığı. Durdu ve tekrar yüksek sesle okudu:
  ' Sevilmek istiyorsan önce sev,
   Ağlamak istiyorsan önce gül,  
   Hedef istiyorsan önce hayal et,
   Ve son olarak keşke demeden önce bir kere daha düşün....'

Derin bir nefes aldı ve dışarı baktı. Aradan geçen onca zamana rağmen odası hiç değişmemişti. Annesi hep geri döner umuduyla korumuştu. Hala babasının kendisine yaptığı oyuncaklar pencere kenarındaydı. Rengarenk olanlar ve boyanmayı bekleyenler... Yavaşça gülümsedi, aslında ait olduğu yerde mutluluğu en kolay bulduğu mekandaydı. Gülümsedi ve 'Anne!' dedi. Tam 15 yıl önce evden çıkarken son kez dediği o sözcükle arkasını döndü ve tekrardan 'Anne, evimdeyim.' dedi.

Gerçekten evindeydi, hem de çıkarken bir daha dönmeyeceğim diye yemin ettiği yerdeydi. Sonrasında pencereye yaklaştı ve küçük oyuncaklardan birini alarak 'Evimdeyim.' dedi.

Bir anda gözlerini açtı, saatin alarmı çalıyordu. Çok güzel bir rüyadan uyanmıştı ve kafasını çevirdi. Rüyanın gerçek olmasını dileyerek hıçkırdı.....

4 Temmuz 2014 Cuma

Özlemek?

Geçenlerde biri bana 1 aydır görmediği ailesini özlediğini, annesinin yemeklerini yemediğini ve bundan dolayı sağlıklı beslenemediğini, kardeşiyle oyun oynayamadığını söyledi. Bir anda durup kendimi düşündüm. 4 yıl önce başlayan serüvenimizi...
Tam 4 yıl önce ailem İstanbul'dan taşındı. İlk başta babamı gönderdik Ankara'ya daha iyi bir iş imkanı için. Çocuklarından 2 tanesi üniversite, 2 tanesi de lise öğrencisiydi. Buna İstanbul'daki maddi zorluklar katılınca da alınacak en doğru karar böyle oluştu. Tabi o sırada benim de eve çıkmam gerçekleşti. Artık ailemiz 4 ayrı evde kalıyordu. 6 ay sonra erkek kardeşimi yolladık Ankara'ya. Ne yapalım dedik. Ergenliğin verdiği sorunlarla baş edebilmek için babamızın yanına yolladık. Ondan birkaç ay sonra da en küçük kız kardeşimi. Annemle ben kaldık İstanbul'da ama aynı evlerde kalmayan insanlardık. İşte ilk babamdan uzakta geçirdiğimiz ramazanda o yılda gerçekleşti. Biz alışkın değiliz evde baba olmadan oruç açmaya, sahur yapmaya... Yani pek zevkli geçmedi o ramazan. Ne diyelim hayırlı olsun dedik öyle çıktık aradan. Babamı bir tek o yıl Ramazan Bayramı'nda görebildim çok şükür. Sonra yeni yıl başladı. Tabi İstanbul'da annem ve ben hala duruyoruz. Sonunda annemde dayanamadı ve taşınma kararı aldı. 1 Ocak 2013 tarihinde annem işinden ayrıldı ve Ankara'ya gitti. Tam 5 ay sonra doğum günümde ailemle beraberdim. Laf aramızda annemin iddiasına göre ben 15 Temmuz doğumluyum ama sağolsun sevgili büyük büyük dedem 31 Aralık yazdırmış. Güzelce eğlendik, pastamızı kestik. Kızkardeşimin patates ve koladan olan pastasıyla eğlenip babamın aklına girerek anneme hediye aldırmayla sonlandırdık. Ertesi gece yola düştüm . İstanbul'a sabaha karşı 5 sularında geldim. Eve gitme falan derken oldu mu size sabah 6. Böylece bir koca yılı geçirdik. Hiç unutmam mayıs ayında arayıp babamla telefonda konuşurken ağladım. Özledim yani ailemi. İnsan özlemez mi ailesini...Alışkın değilim ki bu kadar uzak kalmaya. Neyse efenim geldi mi size yaz. Ben tekrardan Ankara yolcusuyum . Staja gidene kadar kalacağım ama nasıl? Şehir şehir değil benim için. Şimdi Ankara'da yaşayanlar için ne kadar normal olsa da oraya İstanbul'dan giden biri için çok zor oluyor. Bütün yazı dizi izleyerek geçirdim diyebilirim. Tabi yoğun ve yorucu geçen bir dönemden sonra bunu yapmak hakkımdı sanırsam.
Yıl 2013 yazı. Bir ramazanda daha bizimkilerle olamadım. Başta birkaç gün beraberdik; ancak ben stajımdan dolayı İzmir'e gitmek zorundaydım. Öyle olunca da ne yapalım dedik. Sonra öğrendim ki babam Irak'a tayin edilmiş. Daha dur Ankara'ya yeni gelmişken derken bir baktık ülke değiştiriyoruz. Öyle olunca tabi tekrardan taşınma; sen kalk git Mardin'e. Annem için  büyük şok. 20 yıldan sonra dönüyor memleketine. Ne yapsın yabancılık çekmiyor değil. Hele kardeşlerim için bu durum daha da feci. İstanbul'da doğup büyümüşler ve bir anda hiç bilmedikleri, hayatlarında sadece bir kere küçükken gittikleri bir yere gidiyorlar. Aramızda kalsın ben ilk kez o yaz gittim Mardin'e. Size şaka gibi gelebilir ama bu bir gerçek. Mardin'e varınca babamla sadece 1 gün geçirebildik. Ertesi gün Irak'a gidecekti. Böylece ailenin Irak sayfası başladı.
2013'ü böyle geçirdim. Babamı veya annemi görmeden ne kadar olunabilirse artık... Sonra final döneminde öğrendim ki babamın ajansı Ankara'da toplantı yapacakmış. Babamda uçakla İstanbul'a gelip Ankara'ya aktarma yapacakmış. Sonuç ben finalden çıktım. 45 dakikada bitirdim. Hızıma ben de şaşırdım o gün dürüst olayım. Bu arada iyi notla da geçtim dersi, yani 45 dakikada finali yapmışım. Kalktım havaalanına doğru yol almaya. Maslak'tan bindim metroya Taksim'e kadar, oradan füniküler ile Kabataş'a. Kabataş'tan Aksaray'a kadar tramvay ve son olarak Aksaray metrosuyla havaalanı. Yaklaşık olarak 2 saat sürdü. İç hatlarda beklememi söyledi babam ama ben sıkılıp dış hatlara geçtim. İnsan babasını görünce şaşırıyor. Azıcık göbek bırakmıştı. Farkediliyor yani, ama saçları hala gür. Beyazlar düşmüştü ama saçlara. Geçtik iç hatlara. Toplasan 30 dakika etmez konuştuğumuz süre. Sonuç babamı uğurladım ve eve geri gittim diğer finalime çalışmak için. Aradan aylar geçti. Mezuniyet törenim geldi. Annem, kardeşimlerim, kuzenlerim ve hatta Koreli tanıdıklarım bile geldi. Ama babam yoktu. İnsanın üzülmemesi imkansızdır. Ancak elimiz mahkumdu. Çünkü o sırada Irak Kürdistan Özerk Bölgesi yönetiminin toplantı yapası tutmuş. Öyle olunca da babam gelemedi mezuniyetime. Babamla hiç fotoğrafım olmadı kepli sizin anlayacağınız. Buruk geçti azıcık... Ailemin geriye kalan üyelerini gördüğüm süre gene 10 günü geçmez. Annem Irak'a gidecek, onun işlemleri için çözümler üretilecek..Erkek kardeşim üniversiteye başlayacak, onun işlemleri halledilecek. Geriye kaldı mı küçük kız kardeşim, o da üniversiteye hazırlanacak, onunda işleri halledilecek. Öyle olunca tabi ailem gerisin geri Mardin'e döndü. Bu arada annem bacağını kırdı. Hareketli yapısı yüzünden yerinde oturamayan annemi yatağa bağlayamadı gene o alçı. Aslında bende de hata var. Almayacaktım o koltuk değneklerini. Bir ramazanı daha böyle geçirdim. Bizimkiler olmadan. Evet arkadaşlarımla iftarlar yaptım, eğlendim ve çok güzel anılara sahip oldum. Ama aile ile yapılan iftarın tadı bir başka.
Ve son yıl. Geldik mi şimdi. Bu sene de ne babamı gördüm ne annemi...Annem Mardin'e gelip gitti, ancak İstanbul'a sadece bir kere geldi. Diplomamı aldım, o sırada ailem ne yazık ki gene iş durumlarından dolayı yanımda olamadı. Çok şükür programlar var da resim gönderebiliyoruz. Böyle tamı tamına 10 ay geçti. Ve mayıs ayında babamın Türkiye'ye tayin edileceğini öğrendim. Irak'taki olayların başlamasından neredeyse 3 hafta önce babam Türkiye'ye geldi. Bu sefer uçağı sabah erkendendi. Ve ben gene düştüm yollara. Sadece 15 dakika vakit geçirebildik. Tabi babam diplomamı gördü. Görmezse olmaz...Babamı iç hatlardan uğurladım ve gerisin geri eve haziran ayında gireceğim sınava hazırlanmak için döndüm. Bu olayın üzerinden 1,5 ay geçti. Ramazan başladı. Bu 4. oluyor. Hala tadı yok, çocukluğumdaki gibi değil. Annem de babam da ve hatta kardeşlerim ne zaman İzmir'e geleceksin diye soruyorlar. Keşke diyorum bu soruyu her sorduklarında imkanım olsa da gidebilsem. Ancak hayat bu şekilde işte. Bazen çok uzak olmak gerekiyor. Fakat bu durum onları sevmene engel değil.

Ailesini özlediğini söyleyen ama topu topu birkaç ay uzak kalmış insanlar var. Onları çok iyi anlıyorum. Fakat bazen bunu söyleyen biriyle karşılaştığımda yukarıda yazdığım ve yazamadığım birçok olay aklımdan geçiyor. Ve diyorum ki benim hissettiğim ne o zaman? Ancak gene de şükrediyorum. Ailemin yaşadığını, sağlıklı olduklarını biliyorum. Bazen sorunlar olsa da biliyorum ki güvendeler. Babam Irak'a gittiğinde yaşadığımız endişeler yok şimdi içimizde. Ve diyorum ki ailesini hiç göremeyenler veya nerede olduklarını bilemeyenler var. Yani elimizdekilerle mutlu olmayı ve şükretmeyi bilmeliyiz geçiyor içimden. Hiç olmazsa arayabiliyorum onları. Belki 3 dakika belki saatler, farketmez seslerini duyabiliyorum.Dünyada yaşayan birçok kişiden daha şanslı hissediyorum kendimi o zaman. Bundan dolayıdır ki her an isyan içinde olan ve mutlu olmayı başaramayan kişileri anlayamıyorum. Sonuç olarak herkesin hayatı zor, ancak unutmamak gerekir ki bazen sizden daha da zor şartlarda yaşayan kişiler vardır.

4 Mayıs 2014 Pazar

Açlık Sınırı? Yoksulluk Sınırı?

Hep merak ederim bu veriler neye göre belirleniyor. Yeni yoksulluk sınırının 3500 Türk Lirasından daha fazla olması akılda soruların fır dönmesine sebep olmuyor mu veya açlık sınırının keza 1500 liradan fazla olması. Şimdi düşünün ki 1000 lira ile çocuk okutan, faturasını ödeyen, ev ihtiyaçlarını karşılayıp üstüne kirayı denkleştiren bir aile nasıl olabilir bu durumda? Biz son 10 yılda ekonomisi muhteşem olan bir ülke isek neden yoksulluk ve de açlık sınırımız sanki bu ülkeye ait değilmiş gibi duruyor? Veya bu sınırlar belirlenirken gerçekten Türkiye'de yaşayan bir aile mi baz alınıyor?

Doğrudur artık insanlar daha çok şey alabiliyor. Mesela ben ve yaşıtlarımın hep konuştuğu 2 meyve var: Kivi ve muz. Bizim çocukluğumuzda bunlar mahallenin zengin denilen ailelerinin yedikleri veya bulunan sınıftaki hali vakti yerinde olan ailenin çocuğunun beslenme saatine getirdiği meyve olurdu. Şimdi en kötü durumda dediğimiz aile bile bunu alabiliyor değil mi...Bu söylediklerime bakınca aslında hiç de kötü durumda değiliz. Ancak şöyle durup bir düşününce acabalar başlamıyor mu??

Aslında biz ekonomisi yerlerde sürünen bir ülkeyiz. Neden derseniz hala ay sonu sorunu yaşayan ailelerden tutun da borcunu ödeyemediği için evinden atılan insanlara kadar Türkiye'nin gerçek yüzü hiç değişmedi. Sadece apartmanlaşmış olan kentin arka sokakları olarak nereyi nitelendirirseniz oraya gönderildiler. Ya da dar gelirli aileler ev sahibi yapılıyordu ya hani şu TOKİlerle, aslında şehrin merkezinden uzaklaştırıldılar. Hani şu turistlerin geldiği, bir gecede milyon dolarların döndüğü şehrin en uzak köşesi neresiyse oraya kışkışlandılar tavuk misali. Yetmedi elbette sınırlarda yaşayanlar halledildikten sonra merkezlerde bulunanlar modern yapılaşma denilerek uzaklaştırılmaya çalışıldı. 

Diyeceksiniz ki sen direk hükümet karşıtısın diye. Bunları duyar gibiyim. Niye derseniz şu ana kadar hep hükümeti eleştirdim değil mi. Hatta eleştiri yapmam çoğu kişinin hiç hoşuna gitmiyor. Birde şu yönden düşünün. Üniversite öğrencisi bile ay sonu derdine düştüyse acaba sorun yok mudur? Her alışveriş merkezinde bulunan kitapçılardan kitap alamadıktan sonra kişi başına düşen kitap sayımız şudur, ahhh ahhh, vahhh vahhh diyerek veryansınlar etmenin ne anlamı vardır? Veya düşününki hani %5lik bir zenginler kesimi var ya...Hep duyuyoruz. Bilmem hangi şirketin bilmen hangi oğlunun kızı/oğlu şurdan mezun olmuşta şimdi şu şirkette çalışıyor diye. Peki ya diğerleri? Holding sahibinin çocuğu olmayan, Türkiye'nin üniversitelerinden mezun olmuş ve de sınav dayatılması yapılanlar?? Bak nerden nereye geldik. Konumuz açlık/yoksulluk sınırıydı. Geçin siz bu işleri. Her 3 ayda bir ilan ettiğiniz o sınırlar var ya göstermelikten başka bir şey değil. Ülke olmuş tüketim cenneti, üretim yapanlar zaten dışarıya gitmenin yolunu arar durumda. Yani sizin anlayacağınız sadece dış görünüş değişti ama iç hala aynı...
İşte kıssadan hisse diyip otur düşün arkadaş....

18 Şubat 2014 Salı

Gariplikler Ülkesi!!!

Biliyorum ki yazılarımı okuyanlar Lübnan'ın devamı nerede diye bekliyorlardır. Birkaç gündür üzerinde çalışıyorum fakat bugün izlediğim bir video ve okuduğum haberlerden sonra fikirlerimi yazmazsam olmazdı.

Video bir çocuğa alınan hediyeyle alakalı haber niteliğindeydi. Şimdi haberi yapılacak bir hediyeyse çok ilginç olmalı diyorsun. Sonuçta herkes bir şekilde birilerine hediye veriyor. Buna ülkeler arası kargolarla gönderilenlerden tutun da geçen gün benim yaptığım gibi telefon şarjının içindeki ince tellerden bileklik örüp hediye etmek dahildir. (Erkek kardeşim şarjını parçaladı da ondan kaynaklı.) İzlerken ne göreyim anne baba çocuklarına tekne hediye etmiş. Çocuk 13 yaşında. Tamam anladım zenginler, ki olabilir. Aile çalışıyor ve kazanıyorsa bundan doğal ne var değil mi? ancak acaba 13 yaşındaki bir çocuğa 100.000 dolarlık bir hediye etmek ne kadar normaldir?

Bu dünyada ne ilginçtir ki bazıları işte tekneye bakarken bazıları da onu hediye olarak alabiliyor. Garip değil mi? Bazılarımız gelecek kaygısı taşırken, acaba iyi bir şekilde yaşayabilecek miyim derken; bazılarımız da altın kaşıkla doğuyoruz. İşte bu durumda diyorsun ki adalet denen şey nedir? Hani dünyada herkes eşitti? Hani hepimiz aslında aynıydık? 

Bazıları çıkıp diyecek ki çocuk şanslı. Annesi ve babası zengin sonuçta. Ancak burada akla gelen soru şu o anne ve baba bir çocuğa böyle hediye etmenin nasıl sorunlara sebep olacağını bilmiyor mu?  

Biz bu kadar garibiz işte. Birileri çocuğuna ayakkabı alabilecek mi diye düşünürken birileri tekne hediye eder. İnsanlar burs bulabilir miyim diye çabalarken bazıları geçer har vurur harman savurur. Diyorum ya biz gariplikler ülkesiyiz. Ne yaparsın...Herkese iyi geceler ve umuyorum ki biz bu ailenin yaptığı hatalara düşmeyiz...

20 Ocak 2014 Pazartesi

KARARSIZLIK

Önünde 2 yol vardı. Sağ mı sol mu bilemeden tam ortalarında duruyordu. Ne geçip danışacağı biri vardı yanında ne de geçmişinde bakıp yardım alabileceği anıları...Bilinmez bir dünyada seçmesi gereken bir yol vardı. Başını çevirdi ve etrafına göz attı. Her taraf ağaçlarla kaplıydı. Metrelerce uzanan ama ne olduğu anlaşılmayan ağaçlar... Mevsimin sonbahar olduğunu anlamak zor değildi. Yapraklar kahverengiye dönmeye başlamıştı. Hatta en yakınındakinin önü doluydu. Dallardan düşen yapraklar... Bazıları yere varmıştı, bazılarıysa rüzgarla sonu belli olmayan bir yolculuğa çıkmıştı. O da işte nereye varacağını bilmediği bir yolculuğa başlamıştı. Tekrar önüne baktı. Seçmesi gerekiyordu. Ancak her insan gibi belirsizliklerden korkuyordu. Sürekli telkinlerden kaynaklanan korkular... Sonunu bilmeden yola çıkılmaması gerektiğini söyleyen kişilerle çevrilmişti çevresi her seferinde. Ve ne zaman bir karar alsa sürekli karşı çıkmalar. İşte bundan dolayı şu anda kararsızdı. Ne yapacağını bilmez durumdaydı... Karar alması gerekirken orada saatlerce durabilirdi. Sonunda zamanın farkına vardı ve yavaşça arkaya döndü. Vazgeçiyordu artık. Yapamazdı. Gidemezdi daha fazla. Bilmediği bir şeyi nasıl başaracaktı. Kendine güvenmiyordu ki...
 Tam adımını atacakken uzaklardan bir kuşun sesini duydu. Nerede olduğunu göremeyecek kadar uzaklardan... İşte o an bir nefes aldı ve ne seçerse seçsin sonunda kendi kararının olduğunu anladı. Olacaklar onun seçimiydi. İnsanların ne tepki vereceği veya onu eleştirecek olmaları yolundan alı koyamazdı. Yapabilirdi ve yapacaktı. Hayat değil miydi bu... Başarısız olsa da bir şekilde devam edecekti. Ve adımını attı. Sağ yoldan ilerlemeye başladı. Yolun sonuna kadar yürümek üzere....

16 Ocak 2014 Perşembe

YENİ???

Evet. Bugün yüksek lisans mülakatına girdim. Bu bir defterin kapatılıp yenisine başlandığının kanıtıdır aslında. Hayatımın belki de ilk mülakatıydı bu. Nasıl geçtiğini düşündüğümde aslında bir çok kişiye göre daha rahat geçti. Muhabbet ettik jüri ile. Neden yüksek lisans yapmak istediğimi bir tek sorguladılar. Onu da güzelce cevaplandırdım. Sonuçta nedenlerim belliydi. Neyse artık. Yeni bir adım daha...Bakalım neler olacak.

12 Ocak 2014 Pazar

Küçük Çocuk

Kapıdan her çıktığımda merdivenlere oturmuş ve somurtan bir çocuk görürdüm. Aradan tam 15 yıl geçti. Sabah saat 9'da çıkan ben ve o çocuk. Biz farkında olmadan arkadaş olmuştuk. Hiç konuşmasak da aslında paylaştığımız şeyler çok fazlaydı. Şimdi düşünüyorum da çocuğun yüzünü neredeyse hiç unutmadım. Masmavi gözleriyle yoldan geçen arabalara bakar ve sanki beklediği bir şey varmışcasına her seferinde morali bozulurdu. Bazen merak etmiyor da değildim acaba ne bekliyor diye. 
O küçücük ellerini yanaklarına dayar ve gözlerini yola dikerdi. Dediğim gibi her sabah bu şekildeydi. Bir gün sonunda onunla konuşmaya karar verdim ve dışarı çıktığımda selam verdim. İlk başta beni duymadığını sandım. Çünkü konuşmak şöyle dursun gözlerini yoldan ayırmıyordu bile. Sonra ben de yanına oturdum ve de tekrardan 'Merhaba' dedim. Başını çevirdi, gözlerimin içine baktı ve yüzündeki somurtuk ifade değişti. O da bana 'Merhaba.' dedi. Adını sordum. 'Kemal' dedi. Sonunda her sabah neden merdivende oturup beklediğini sordum. Yavaşça kafasını kaldırdı, gözlerimin içine baktı ve gözleri doldu. Ne olduğunu anlamadım. Sonrasında kalktım ve işime gittim.
Konuşmamızın üzerinden yaklaşık 2 ay geçtikten sonra merdivenlerde onu göremedim. İlk başta bunun normal olduğunu düşündüm. Ancak bir süre sonra endişelenmeye başladım. Her gün gelip orada merdivenlerde oturan çocuk artık yoktu. Neler olduğunu anlamadım. 
Sebebin ne olabileceğini düşünürken apartmanda konuşulanlar kulağıma geldi. Meğersem bu çocuk her gün yola değil hemen karşımızda bulunan parka bakıyormuş. En son babasıyla orada birlikteymiş ve o günden sonra babasını bir daha görememiş. Ve o gün, yani gelmediği gün... Babasını parkın girişinde gördüğünü düşünüp yola atlamış. O sırada çok hızlı gelen bir arabada çocuğa çarpmış. Sizin anlayacağınız çocuk ölmüş. Aslında çocuğa yalan söylemişler. Babası da onun gibi bir trafik kazasında ölmüş ancak bunu söyleyememişler. Uzun lafın kısası son güne kadar babasını beklemiş gerçekte. Tam 15 yıl oldu bunu öğreneli ve hala dışarı çıkarken her zaman oturduğu basamağa gözlerim takılır. Aslında özlüyorum onu. Sonuçta o benim arkadaşımdı. Düşünüyorum da acaba kaç kişi hatırlıyordur bu çocuğu.Cevap açık, neredeyse kimse. Sanırsam bugünde uyumaya gitme vakti. Kalemi bırakıp yatağa girmem lazım. Ama kendimi o çocuğu düşünmekten alamıyorum. Hayat bu işte..Bazen asla unutamayacağız hatıralarınız, arkadaşlarınız olur. Benim arkadaşım da oydu. Yarın sabah kalkıp kapıdan çıktığımda keşke görsem onu...Görebilsem ve ona üzülmemesini diyebilsem. Fakat bu şansım yok.... Mavi gözlü çocuk, iyi geceler. Gülümsüyor musun acaba şu anda?

5 Ocak 2014 Pazar

Kaybedilen Umutlar!!!

Öyle bir an gelir ki her şeyden yılarsın. Yıkılırsın. Savaşmaktan, uğraşmaktan. Önemi yoktur ne kadar mutlu olduğunun. Ne diyebilirsin ki. Önüne çıkan engellerden dolayı umutsuzluğa düşersin. Neden bu haldeyim diye kendini sorgularsın... Sorgulamaktan vazgeç, çünkü yapılamayacak çok şey var...