12 Ocak 2014 Pazar

Küçük Çocuk

Kapıdan her çıktığımda merdivenlere oturmuş ve somurtan bir çocuk görürdüm. Aradan tam 15 yıl geçti. Sabah saat 9'da çıkan ben ve o çocuk. Biz farkında olmadan arkadaş olmuştuk. Hiç konuşmasak da aslında paylaştığımız şeyler çok fazlaydı. Şimdi düşünüyorum da çocuğun yüzünü neredeyse hiç unutmadım. Masmavi gözleriyle yoldan geçen arabalara bakar ve sanki beklediği bir şey varmışcasına her seferinde morali bozulurdu. Bazen merak etmiyor da değildim acaba ne bekliyor diye. 
O küçücük ellerini yanaklarına dayar ve gözlerini yola dikerdi. Dediğim gibi her sabah bu şekildeydi. Bir gün sonunda onunla konuşmaya karar verdim ve dışarı çıktığımda selam verdim. İlk başta beni duymadığını sandım. Çünkü konuşmak şöyle dursun gözlerini yoldan ayırmıyordu bile. Sonra ben de yanına oturdum ve de tekrardan 'Merhaba' dedim. Başını çevirdi, gözlerimin içine baktı ve yüzündeki somurtuk ifade değişti. O da bana 'Merhaba.' dedi. Adını sordum. 'Kemal' dedi. Sonunda her sabah neden merdivende oturup beklediğini sordum. Yavaşça kafasını kaldırdı, gözlerimin içine baktı ve gözleri doldu. Ne olduğunu anlamadım. Sonrasında kalktım ve işime gittim.
Konuşmamızın üzerinden yaklaşık 2 ay geçtikten sonra merdivenlerde onu göremedim. İlk başta bunun normal olduğunu düşündüm. Ancak bir süre sonra endişelenmeye başladım. Her gün gelip orada merdivenlerde oturan çocuk artık yoktu. Neler olduğunu anlamadım. 
Sebebin ne olabileceğini düşünürken apartmanda konuşulanlar kulağıma geldi. Meğersem bu çocuk her gün yola değil hemen karşımızda bulunan parka bakıyormuş. En son babasıyla orada birlikteymiş ve o günden sonra babasını bir daha görememiş. Ve o gün, yani gelmediği gün... Babasını parkın girişinde gördüğünü düşünüp yola atlamış. O sırada çok hızlı gelen bir arabada çocuğa çarpmış. Sizin anlayacağınız çocuk ölmüş. Aslında çocuğa yalan söylemişler. Babası da onun gibi bir trafik kazasında ölmüş ancak bunu söyleyememişler. Uzun lafın kısası son güne kadar babasını beklemiş gerçekte. Tam 15 yıl oldu bunu öğreneli ve hala dışarı çıkarken her zaman oturduğu basamağa gözlerim takılır. Aslında özlüyorum onu. Sonuçta o benim arkadaşımdı. Düşünüyorum da acaba kaç kişi hatırlıyordur bu çocuğu.Cevap açık, neredeyse kimse. Sanırsam bugünde uyumaya gitme vakti. Kalemi bırakıp yatağa girmem lazım. Ama kendimi o çocuğu düşünmekten alamıyorum. Hayat bu işte..Bazen asla unutamayacağız hatıralarınız, arkadaşlarınız olur. Benim arkadaşım da oydu. Yarın sabah kalkıp kapıdan çıktığımda keşke görsem onu...Görebilsem ve ona üzülmemesini diyebilsem. Fakat bu şansım yok.... Mavi gözlü çocuk, iyi geceler. Gülümsüyor musun acaba şu anda?

5 Ocak 2014 Pazar

Kaybedilen Umutlar!!!

Öyle bir an gelir ki her şeyden yılarsın. Yıkılırsın. Savaşmaktan, uğraşmaktan. Önemi yoktur ne kadar mutlu olduğunun. Ne diyebilirsin ki. Önüne çıkan engellerden dolayı umutsuzluğa düşersin. Neden bu haldeyim diye kendini sorgularsın... Sorgulamaktan vazgeç, çünkü yapılamayacak çok şey var...

24 Aralık 2013 Salı

Bu Bir İlk!!!

Hazırlıkla beraber koca 5,5 yıllık üniversite hayatımda ilk kez bir ders için sabahlayacağım. Sanırsınız ki ders bölümün en zor dersi. Külliyen yalan, aslında her gün kullandığımız dilin üniversitede ders olarak okutulması sonucunda dersin finali var işte. Peki neden sabahlıyorum acaba? Sorumsuzluktan mı derseniz, buna cevabım tabi ki de hayır!! Ancak hocanın finalde sorumlu tuttuğu 23 makale ( aralarında 30 ve üstü sayfa sayısına sahip olanalar var!) ve notlardan dolayı şu andaki durumdayım...
  Şimdiye kadar 2. kahvemi içtim. Gecenin ilerleyen saatlerinde bir tane daha içerim gibi duruyor. Bu arada finalimin sabah on buçukta olması da çabası...Neyse artık, buna da şükür..Sonuçta o kadar makale okunduktan sonra birazcık uyku deyip kafayı masaya yaslayacağımı biliyorum!!! KALDI 13!!!

9 Kasım 2013 Cumartesi

VE.....SON!!!

Ne kadar gülersen gül eninde sonunda inanılmaz bir boşluğun içine düşersin. Farkında olmadan kaybedenlerden olursun!
Bazen elini uzatıp sana gülümseyecek birine ihtiyaç duyarsın. Fakat öyle bir an gelir ki artık yalnızlıkların sarmaladığı dünyandan dışarı çıkamazsın.
'Seni özledim.' cümlesini duymak istersin, özlenmek istersin. Ancak artık kimsenin seni özlemediği vakitler gelmiştir.
Sırf kendin olduğun için sevilmek istersin. Ne var ki asla olmayacaklar listesinin başındaki maddeyi istemek anlamsız gelir sana.

VE sonunda o uçuruma gelirsin. Yok olmak ya da hiç var olmamış olmak istersin. Kendi hayallerinin yakılıp yıkıldığını görmediğin bir dünyanın varlığını istersin. Bilirsin ki o dünya asla olmayacaktır.
Yok olmanın tek tercih olduğu zaman elinde kum taneleri misali kayıp giden umutlarının peşinden koşturamayacak kadar güçsüz ve yorgun bir şekilde ayağını kaldırır ve atarsın kendini umutsuzluklar / karanlıklar denizine. Yok olacağını, unutulacağını ve bir daha hiç hatırlanmayacağını bilerek yaparsın bunu. Sebebini asla bilemeyeceklerdir. Sadece bir manşet ya da kısa bir yazı olacaksın. Geriye bir şeyden kalmadan tarihin sayfalarına seni de gömecekler...Her zaman yapıldığı gibi...

Son bir kez bakarsın arkana ve bırakırsın kendini. Rüzgar saçlarını uçurur ve ....

2 Kasım 2013 Cumartesi

İdil Hoca'm!!

Hayatıma lise birdeyken giren biriydi. Daha önce hiç birimizin görmediği biriydi. İlk matematik dersimiz. Yeni başlamış, daha ilk hafta...Ders yapılmaz klişesine inat bir hızla girdi sınıfımıza hocamız ve de sadece adını söyledi. Sonrasında ise anında mantıkla başladık derse. Aman Allah'ım diyorsun. Ne oluyor, neden ders yapıyoruz derken bir baktık kümeler, sayılar, ilk sınav gelmiş çatmış. Ne zaman geldik bu sınava yahu...Neyse diyorsun çalıştık ( çaktırmayın sadece ders yetiyordu bana, çalışmaya gereksinim yoktu denebilinir) iyi geçecek değil mi...Yağma yok. Sınav gerçekten zor. Bakıyorsun ilk başta kağıda. Burada ne denilmiş diye. İlk 5 dakika sadece kağıda bakıyor 30 kişi. Sonrasında bir vahiy diyeceğim ama tabiki de değil İdil Hoca'nın açıklamalarıyla ampül yanıyor kafada elbette.Öyle bir ampülki geriye kalan 40 dakikada elde kalemler kağıtta şaheserler yaratılıyor. ( Öyle ki bazen ne yaptığımızdan biz de emin olamıyoruz.) Böyle derken baktın sınav sonuçları açıklanıyor. Tabiki de aldığım not 4 ! Bir kere mi 5 alınmaz şu matematik sınavlarından. Almadım İdil Hoca'nın sınavlarından gönül rahatlığıyla ya...İnsan üzülüyor o zamanlar da şimdi düşünce normal diyorsun.
 Bir baktım 2. dönem. Artık daha zor konular. Polinomlar falan derken Allah'ım diyorsun bu matematiği icat edeni bulursam...Tabi bunu hocamıza söylemiyoruz. Hiç söylenecek söz mü değil mi? Derken bölüm seçimleri. Tabi bizim zamanımızda bölüm bölüm ayrılırdık, şimdiki gibi saklı olmazdı bölümler :D Ben yapabilir miyim derken İdil Hoca'mın desteğiyle hadi diyoruz. Olduk mu artık 2. sınıf.
 Bir Analitik Geometri diye bir ders var ki düşman başına. Ben zaten hayal edebilsem Fizik dersini anlardım değil mi..Yok yahu. En kolay konuyu anlayamıyorum. Simetri neymiş diyorsun. Hayatımda ilk kez bu kadar kötü bir not alıyorum. Tabi alışkın değil bünye. Yediremiyorum. Nasıl olur diyorum.Manyak gibi oturup simetri çalışıyorum da bir dahaki sınavda sorunla karşılaşmayayım. Şaka gibi ya. Bu nasıl oluyor diyorsun!!! Böyle derken bir baktık senenin sonu ve de artık son sınıf olup üniversiteye çalışacağımız vakitler geliyor.
 Belki de Matematik konusunda en önemli yıllardan biri bu. Türev, limit, integral derken neye uğradığını şaşırıyorsun. Tabi sevgili sınıfımda bir azıttı o sene hiç sormayın. Artık uğraşılacak sınıf olmaktan çıktık. Kurunun yanında yaş da yanar misali İdil Hoca'm bir yakmış bizi dillere destan. Geldi mi önümüze kağıtlar. Neye uğradığımızı şaşırdık. Kalem oynatmayı bırak fikir yürütemiyorsun ki. Ne diyor bu bile diyemiyorsun. Sorsan biliyorsun ki cevap alamayacaksın. Ecel terleri dök içinden geldiği gibi. Mis diyorsun. Neyse derken sınav geçiyor ama hepimizin üzerinden bir buldozer geçmiş sanki . Sınavdan sonraki ders ağzını açıp konuşan yok. Yiyorsa cesaret et. Dönemi böyle kapatıyoruz. Geri döndüğümüzde hocamız yok. Ne oldu ne bitti derken öğreniyoruz ki sağlık problemleri. İnsan bir anda çok kötü hissediyor kendini. Bu nasıl olabilir diyorsun. Hastahaneden çıksın da rahatlayalım diye müjdeli haberi bekliyoruz her gün. Ve o haberin geldiği gün sanki hayatımdaki en güzel haberi almışım gibi hissediyorum. Ama hala hocamızı göremiyoruz. Dinlenmesi ve kendini toplaması gerekiyor. Böyle derken artık liseden mezun oluyorum.
  Hocama veda edemiyorum mezuniyette. Ki zaten bende kırmışım ayağı yatıyorum sürekli. Artık ne ders çalışma ne de bir şeyler yapma isteği var. Sağolsun doktorum yeterince gözümü korkutuyor. Alçı tutmazsa kendini o ameliyat masasında bulursun demesine mi yanayım bir buçuk ay boyunca yatacağıma mı.
  Tercihleri veriyorum ve tabi hocamız daha gelmemiş. Sonrasında tercih sonuçları açıklanıyor. Artık bir üniversiteli olarak liseme gidiyorum. Hocalarımla konuşmak ve vedalaşmak için. Kimyager olmamı sağlayan Kimya hocamla ve sonrasında da İdil Hoca'yla karşılaşıyorum. Her zamanki gibi yerinde duramıyor. Artık liseli değilim ve hocam bana bilgi veriyor, tecrübelerini paylaşıyor ve tavsiyeler veriyor.                                
Üniversite 1. sınıftayım. Telefonum çalıyor ve bir bakıyorum İdil Hoca'm. İnsan çok mutlu oluyor. Böyle bir şekilde yan yana olmasak da hala iletişimimizin devam ediyor olmasından dolayı. Böyle böyle derken üniversitede sınıflar geçiliyor ama hocamla olan iletişimimiz hiç kopmuyor. Artık konuştuklarımız ve paylaştıklarımız da değişmiş durumda. Sürekli yan yana geldiğimizde geçmişe lise yıllarıma dönüp o zamanı gülerek anıyoruz.
  Lisans hayatımdaki son yazımda okulda çalışan lise arkadaşıma sürpriz yapıyoruz. O gün yüzündeki ifade görülmeye değerdi. Kendisini okulumda görmek o kadar mutluluk vericiydi ki. Dolaşıyoruz ve de aslında İTÜ'de olmamda annem babam kadar kendisinin de ne kadar emeği olduğunu bir kere daha anlıyorum. Dershanede de aynı dersi gördüm ancak yıllar geçmesine rağmen İdil Hoca'dan öğrendiğim hiçbir şeyi unutmadım. Öyle bir şekilde öğretmiş ki bize sadece birazcık göz atmamız yetiyor. Ne yazık ki bunu integral için diyemeyeceğim. Hiç anlamam kendilerini. Çünkü İdil Hoca'mdan öğrenemedim.
 Bugün gene Hoca'mla beraberdik. İnsanın bazen yanında annesi olmasa bile öyle hissettiği anlar vardır ya ..Benim de öyle oldu. Şöyle eve gelip oturduğumda ne kadar şanslı olduğumu bir kere daha anladım. Liseden mezun olalı 5 yıl oldu. Ancak ne olursa olsun öğreneceğim o kadar şey var ki... Bazen diyorum acaba hiç karşılaşmasaydık neler değişirdi hayatımda ya da nasıl bir yolda devam ederdim. Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim belki ancak  İdil Hoca olmasaydı şu anda olduğum insana ne kadar benzeyebileceğim konusunda bazı düşüncelerim var...Lise hayatında şanslı olanlardanım. Bunu her geçen gün daha da iyi anlamaktayım.



8 Ekim 2013 Salı

------

Uzun bir aradan sonra buraya geri döndüm. Neden bu kadar sürdüğünü bende bilemiyorum. Çünkü yeni sistemi oturtmaya çalışırken bazı şeyler gözardı edilebiliniyor. Şimdi dönüp bakıyorum da son 1 aya resmen hallaç pamuğu gibiymiş hayatım. Neyse ki yoluna koyabildim. Şu anda tamamıyla organize olmuş bir durumdayım. Bakınca her şeyin bir çözümünün olduğunu görüyorum ve bu çözümleri bulmak ne kadar uzun sürse de eninde sonunda ulaşıyoruz.

17 Eylül 2013 Salı

Kayıp!!!

Bir ilan geçti elime. Biri kaybolmuş ve onu arıyorlar. Kim olduğuna baktım. Küçük ve gülümseyen bir yüzü vardı. Gözleri parlıyordu. Garip bir şekilde tanıdık geliyordu. İlanı elime tutuşturanın yüzüne baktım da ne göreyim. Çökmüş, yok oluşunu kabul etmiş bir insan... Ya da insan görünümünde iskelet var karşımda... Niye arıyordu acaba bu çocuğu? Tam da bunu soracakken gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Elleri titriyordu. Nefes alışının ne kadar zor olduğunu görseniz dersiniz ölmüş bu kişi. Göğsü öyle bir inip kalkıyordu ki korktum ya yere yığılırsa diye. 
  Şöyle bir göz gezdirdim bu kişiye. Üzerinde kıyafet namına 2 beden büyük gelen bir tişört ve dizleri yıpranmış, rengi solmuş bir pantolon. Ayakkabılar ise yanları açılmış, burun kısmının yıpranmasıyla iyice kötülemiş durumdaydı. Yüzüne baktım tekrardan. Saçları tel tel kalmıştı. Zaten iyice beyazlamıştı kalanlarda. Gözlerinin feri kaçmıştı. Hani deriz ya bir ayağı çukurda insan diye. İşte öyle biriydi bu kişi. Dişlerinin olması gereken bir çok yerde siyah boşlukların bulunduğu ağzıyla bana bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
  Hem ilandaki çocuk hem de bu karşımdaki insan iskeleti neden bu kadar tanıdık geliyordu ki? Garip. Kaçmak istedim. Bir daha karşılaşmamak. Neredeyse ağlıyordum.
  Bir anda kolumu tuttu. Vücudum şok dalgası geçirdi. Eklem yerlerinden sabitlenmiş elleriyle dokundu bana. İğrendim. Hem de nasıl. Bedenime böyle bir dokunuş. Nasıl olabilirdi ki? Ne hakla bu gulyabani bana dokunurdu?
 Kaçmak için tam harekete geçerken hiç ummadığım bir kuvvetle kolumu daha sıkı kavradı. Ona, gözlerine bakmaya zorladı beni...Garip olansa bu gözler ve kayıp ilanındaki çocuğun gözleri aynıydı.Dikkatlice baktım, baktım...Sonunda anladım ki o gözler benim gözlerim. Kayıp çocuk hayalleri yıkılmış ve dünyanın hiç düşünmediği bir şekilde olduğunu gören benim...O gulyabani dünyadaki kötülüklerle tanışıp, engellemek için uğraşsa da başarısız olan benim... Ve tekrardan anladım ki her gün benim gibi milyonlarca insan bunun farkına varıyordu. Kalpleri gerçek kendilerini gördüğünde korkup kaçmak istiyordu. İşte benin masum bir çocuktan gulyabaniye dönüşümüm böyleydi.