14 Mayıs 2014 Çarşamba
4 Mayıs 2014 Pazar
Açlık Sınırı? Yoksulluk Sınırı?
Hep merak ederim bu veriler neye göre belirleniyor. Yeni yoksulluk sınırının 3500 Türk Lirasından daha fazla olması akılda soruların fır dönmesine sebep olmuyor mu veya açlık sınırının keza 1500 liradan fazla olması. Şimdi düşünün ki 1000 lira ile çocuk okutan, faturasını ödeyen, ev ihtiyaçlarını karşılayıp üstüne kirayı denkleştiren bir aile nasıl olabilir bu durumda? Biz son 10 yılda ekonomisi muhteşem olan bir ülke isek neden yoksulluk ve de açlık sınırımız sanki bu ülkeye ait değilmiş gibi duruyor? Veya bu sınırlar belirlenirken gerçekten Türkiye'de yaşayan bir aile mi baz alınıyor?
Doğrudur artık insanlar daha çok şey alabiliyor. Mesela ben ve yaşıtlarımın hep konuştuğu 2 meyve var: Kivi ve muz. Bizim çocukluğumuzda bunlar mahallenin zengin denilen ailelerinin yedikleri veya bulunan sınıftaki hali vakti yerinde olan ailenin çocuğunun beslenme saatine getirdiği meyve olurdu. Şimdi en kötü durumda dediğimiz aile bile bunu alabiliyor değil mi...Bu söylediklerime bakınca aslında hiç de kötü durumda değiliz. Ancak şöyle durup bir düşününce acabalar başlamıyor mu??
Aslında biz ekonomisi yerlerde sürünen bir ülkeyiz. Neden derseniz hala ay sonu sorunu yaşayan ailelerden tutun da borcunu ödeyemediği için evinden atılan insanlara kadar Türkiye'nin gerçek yüzü hiç değişmedi. Sadece apartmanlaşmış olan kentin arka sokakları olarak nereyi nitelendirirseniz oraya gönderildiler. Ya da dar gelirli aileler ev sahibi yapılıyordu ya hani şu TOKİlerle, aslında şehrin merkezinden uzaklaştırıldılar. Hani şu turistlerin geldiği, bir gecede milyon dolarların döndüğü şehrin en uzak köşesi neresiyse oraya kışkışlandılar tavuk misali. Yetmedi elbette sınırlarda yaşayanlar halledildikten sonra merkezlerde bulunanlar modern yapılaşma denilerek uzaklaştırılmaya çalışıldı.
Diyeceksiniz ki sen direk hükümet karşıtısın diye. Bunları duyar gibiyim. Niye derseniz şu ana kadar hep hükümeti eleştirdim değil mi. Hatta eleştiri yapmam çoğu kişinin hiç hoşuna gitmiyor. Birde şu yönden düşünün. Üniversite öğrencisi bile ay sonu derdine düştüyse acaba sorun yok mudur? Her alışveriş merkezinde bulunan kitapçılardan kitap alamadıktan sonra kişi başına düşen kitap sayımız şudur, ahhh ahhh, vahhh vahhh diyerek veryansınlar etmenin ne anlamı vardır? Veya düşününki hani %5lik bir zenginler kesimi var ya...Hep duyuyoruz. Bilmem hangi şirketin bilmen hangi oğlunun kızı/oğlu şurdan mezun olmuşta şimdi şu şirkette çalışıyor diye. Peki ya diğerleri? Holding sahibinin çocuğu olmayan, Türkiye'nin üniversitelerinden mezun olmuş ve de sınav dayatılması yapılanlar?? Bak nerden nereye geldik. Konumuz açlık/yoksulluk sınırıydı. Geçin siz bu işleri. Her 3 ayda bir ilan ettiğiniz o sınırlar var ya göstermelikten başka bir şey değil. Ülke olmuş tüketim cenneti, üretim yapanlar zaten dışarıya gitmenin yolunu arar durumda. Yani sizin anlayacağınız sadece dış görünüş değişti ama iç hala aynı...
İşte kıssadan hisse diyip otur düşün arkadaş....
18 Şubat 2014 Salı
Gariplikler Ülkesi!!!
Biliyorum ki yazılarımı okuyanlar Lübnan'ın devamı nerede diye bekliyorlardır. Birkaç gündür üzerinde çalışıyorum fakat bugün izlediğim bir video ve okuduğum haberlerden sonra fikirlerimi yazmazsam olmazdı.
Video bir çocuğa alınan hediyeyle alakalı haber niteliğindeydi. Şimdi haberi yapılacak bir hediyeyse çok ilginç olmalı diyorsun. Sonuçta herkes bir şekilde birilerine hediye veriyor. Buna ülkeler arası kargolarla gönderilenlerden tutun da geçen gün benim yaptığım gibi telefon şarjının içindeki ince tellerden bileklik örüp hediye etmek dahildir. (Erkek kardeşim şarjını parçaladı da ondan kaynaklı.) İzlerken ne göreyim anne baba çocuklarına tekne hediye etmiş. Çocuk 13 yaşında. Tamam anladım zenginler, ki olabilir. Aile çalışıyor ve kazanıyorsa bundan doğal ne var değil mi? ancak acaba 13 yaşındaki bir çocuğa 100.000 dolarlık bir hediye etmek ne kadar normaldir?
Bu dünyada ne ilginçtir ki bazıları işte tekneye bakarken bazıları da onu hediye olarak alabiliyor. Garip değil mi? Bazılarımız gelecek kaygısı taşırken, acaba iyi bir şekilde yaşayabilecek miyim derken; bazılarımız da altın kaşıkla doğuyoruz. İşte bu durumda diyorsun ki adalet denen şey nedir? Hani dünyada herkes eşitti? Hani hepimiz aslında aynıydık?
Bazıları çıkıp diyecek ki çocuk şanslı. Annesi ve babası zengin sonuçta. Ancak burada akla gelen soru şu o anne ve baba bir çocuğa böyle hediye etmenin nasıl sorunlara sebep olacağını bilmiyor mu?
Biz bu kadar garibiz işte. Birileri çocuğuna ayakkabı alabilecek mi diye düşünürken birileri tekne hediye eder. İnsanlar burs bulabilir miyim diye çabalarken bazıları geçer har vurur harman savurur. Diyorum ya biz gariplikler ülkesiyiz. Ne yaparsın...Herkese iyi geceler ve umuyorum ki biz bu ailenin yaptığı hatalara düşmeyiz...
20 Ocak 2014 Pazartesi
KARARSIZLIK
Önünde 2 yol vardı. Sağ mı sol mu bilemeden tam ortalarında duruyordu. Ne geçip danışacağı biri vardı yanında ne de geçmişinde bakıp yardım alabileceği anıları...Bilinmez bir dünyada seçmesi gereken bir yol vardı. Başını çevirdi ve etrafına göz attı. Her taraf ağaçlarla kaplıydı. Metrelerce uzanan ama ne olduğu anlaşılmayan ağaçlar... Mevsimin sonbahar olduğunu anlamak zor değildi. Yapraklar kahverengiye dönmeye başlamıştı. Hatta en yakınındakinin önü doluydu. Dallardan düşen yapraklar... Bazıları yere varmıştı, bazılarıysa rüzgarla sonu belli olmayan bir yolculuğa çıkmıştı. O da işte nereye varacağını bilmediği bir yolculuğa başlamıştı. Tekrar önüne baktı. Seçmesi gerekiyordu. Ancak her insan gibi belirsizliklerden korkuyordu. Sürekli telkinlerden kaynaklanan korkular... Sonunu bilmeden yola çıkılmaması gerektiğini söyleyen kişilerle çevrilmişti çevresi her seferinde. Ve ne zaman bir karar alsa sürekli karşı çıkmalar. İşte bundan dolayı şu anda kararsızdı. Ne yapacağını bilmez durumdaydı... Karar alması gerekirken orada saatlerce durabilirdi. Sonunda zamanın farkına vardı ve yavaşça arkaya döndü. Vazgeçiyordu artık. Yapamazdı. Gidemezdi daha fazla. Bilmediği bir şeyi nasıl başaracaktı. Kendine güvenmiyordu ki...
Tam adımını atacakken uzaklardan bir kuşun sesini duydu. Nerede olduğunu göremeyecek kadar uzaklardan... İşte o an bir nefes aldı ve ne seçerse seçsin sonunda kendi kararının olduğunu anladı. Olacaklar onun seçimiydi. İnsanların ne tepki vereceği veya onu eleştirecek olmaları yolundan alı koyamazdı. Yapabilirdi ve yapacaktı. Hayat değil miydi bu... Başarısız olsa da bir şekilde devam edecekti. Ve adımını attı. Sağ yoldan ilerlemeye başladı. Yolun sonuna kadar yürümek üzere....
16 Ocak 2014 Perşembe
YENİ???
Evet. Bugün yüksek lisans mülakatına girdim. Bu bir defterin kapatılıp yenisine başlandığının kanıtıdır aslında. Hayatımın belki de ilk mülakatıydı bu. Nasıl geçtiğini düşündüğümde aslında bir çok kişiye göre daha rahat geçti. Muhabbet ettik jüri ile. Neden yüksek lisans yapmak istediğimi bir tek sorguladılar. Onu da güzelce cevaplandırdım. Sonuçta nedenlerim belliydi. Neyse artık. Yeni bir adım daha...Bakalım neler olacak.
12 Ocak 2014 Pazar
Küçük Çocuk
Kapıdan her çıktığımda merdivenlere oturmuş ve somurtan bir çocuk görürdüm. Aradan tam 15 yıl geçti. Sabah saat 9'da çıkan ben ve o çocuk. Biz farkında olmadan arkadaş olmuştuk. Hiç konuşmasak da aslında paylaştığımız şeyler çok fazlaydı. Şimdi düşünüyorum da çocuğun yüzünü neredeyse hiç unutmadım. Masmavi gözleriyle yoldan geçen arabalara bakar ve sanki beklediği bir şey varmışcasına her seferinde morali bozulurdu. Bazen merak etmiyor da değildim acaba ne bekliyor diye.
O küçücük ellerini yanaklarına dayar ve gözlerini yola dikerdi. Dediğim gibi her sabah bu şekildeydi. Bir gün sonunda onunla konuşmaya karar verdim ve dışarı çıktığımda selam verdim. İlk başta beni duymadığını sandım. Çünkü konuşmak şöyle dursun gözlerini yoldan ayırmıyordu bile. Sonra ben de yanına oturdum ve de tekrardan 'Merhaba' dedim. Başını çevirdi, gözlerimin içine baktı ve yüzündeki somurtuk ifade değişti. O da bana 'Merhaba.' dedi. Adını sordum. 'Kemal' dedi. Sonunda her sabah neden merdivende oturup beklediğini sordum. Yavaşça kafasını kaldırdı, gözlerimin içine baktı ve gözleri doldu. Ne olduğunu anlamadım. Sonrasında kalktım ve işime gittim.
Konuşmamızın üzerinden yaklaşık 2 ay geçtikten sonra merdivenlerde onu göremedim. İlk başta bunun normal olduğunu düşündüm. Ancak bir süre sonra endişelenmeye başladım. Her gün gelip orada merdivenlerde oturan çocuk artık yoktu. Neler olduğunu anlamadım.
Sebebin ne olabileceğini düşünürken apartmanda konuşulanlar kulağıma geldi. Meğersem bu çocuk her gün yola değil hemen karşımızda bulunan parka bakıyormuş. En son babasıyla orada birlikteymiş ve o günden sonra babasını bir daha görememiş. Ve o gün, yani gelmediği gün... Babasını parkın girişinde gördüğünü düşünüp yola atlamış. O sırada çok hızlı gelen bir arabada çocuğa çarpmış. Sizin anlayacağınız çocuk ölmüş. Aslında çocuğa yalan söylemişler. Babası da onun gibi bir trafik kazasında ölmüş ancak bunu söyleyememişler. Uzun lafın kısası son güne kadar babasını beklemiş gerçekte. Tam 15 yıl oldu bunu öğreneli ve hala dışarı çıkarken her zaman oturduğu basamağa gözlerim takılır. Aslında özlüyorum onu. Sonuçta o benim arkadaşımdı. Düşünüyorum da acaba kaç kişi hatırlıyordur bu çocuğu.Cevap açık, neredeyse kimse. Sanırsam bugünde uyumaya gitme vakti. Kalemi bırakıp yatağa girmem lazım. Ama kendimi o çocuğu düşünmekten alamıyorum. Hayat bu işte..Bazen asla unutamayacağız hatıralarınız, arkadaşlarınız olur. Benim arkadaşım da oydu. Yarın sabah kalkıp kapıdan çıktığımda keşke görsem onu...Görebilsem ve ona üzülmemesini diyebilsem. Fakat bu şansım yok.... Mavi gözlü çocuk, iyi geceler. Gülümsüyor musun acaba şu anda?
5 Ocak 2014 Pazar
Kaybedilen Umutlar!!!
Öyle bir an gelir ki her şeyden yılarsın. Yıkılırsın. Savaşmaktan, uğraşmaktan. Önemi yoktur ne kadar mutlu olduğunun. Ne diyebilirsin ki. Önüne çıkan engellerden dolayı umutsuzluğa düşersin. Neden bu haldeyim diye kendini sorgularsın... Sorgulamaktan vazgeç, çünkü yapılamayacak çok şey var...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
