9 Temmuz 2020 Perşembe

Merhaba Hayat!

Gözlerini açtığı oda çok aydınlıktı. Nerede olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Çevresinde birçok insan vardı. Kim olduklarını bilmiyordu. Aslında üşüyordu. Neden üşüyorum ki diye düşündü... Birkaç saat önce böyle bir his yoktu. Sürekli sesini duyduğu birisi vardı. Garipti. Bu ses sevgi doluydu. Ama şimdi duyamıyordu. Gözlerini açık tutamıyordu. Işık acı veriyordu. Kendini neden rahat bırakmıyordu ki bu insanlar? Avazı çıktığı kadar bağırmak istiyordu. Ama nefes almakta zorlanıyordu. Ciğerleri acıyordu.... Boğazında yanma hissi vardı. Bütün vücudunda ağrılar... Kollarını oynatamıyordu. Ayakları hissizdi. Ağzını açtı ama herhangi bir ses çıkmadı. İnsanların konuştuklarını anlayamıyordu. Kaybolmuşluk hissinden kurtulamıyordu. Bilinmezlik, umutsuzluk...
Zaman geçiyordu. Saniyeler dakikalara döndü, dakikalar da saatlere... Kaç gün geçtiğini bilmiyordu. Güneşin doğuşunun ve batışının farkındaydı ama.... Daha fazlası yoktu.

Sonunda gözleri ışığa alıştı. Aklında sürekli sözcükler uçuyordu. Daha önce hiç kullanmadığı halde ne anlama geldiğini bildiği binlerce kelime...Etrafındaki insanları daha iyi fark etmeye başladı. Camdan kendisine sürekli bakan kişilerin kim olduğunu anlamasa da bir düzen olduğunu biliyordu. Her iki günde bir  yeni bir kişi geliyordu. Sürekli ellerinde bazı belgeler ve yaptıkları kontrollerin sonuçlarını kaydetmeleri... Neyi kontrol ediyorlardı veya neden kontrol edilmesi gerekiyordu?

Korkuyordu. Aslında neden korktuğunu bilmiyordu ama işte korkuyordu. Kimim ben diye düşünüyordu. Aklından geçen tek düşünce buydu.

Kapı yavaşça açıldı ve içeri bir kadın girdi. Göz göze geldikleri anda bir sıcaklık hissetti. Kalbinin hızlı çarpmasına sebep oldu ve zihninde bir gülümseme canlandı. Çekingence elini uzattı ve yanağına dokundu. Sıcacık, yumuşak ve üzüntü doluydu. Neden dercesine tekrardan gözlerine baktı. Niçin üzülüyordu ki? Anlamıyordu.

Tam kadın ağzının açıp konuşacakken kontrolcülerden biri kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı. Bunun üzerine odadan çıktı. Kontrolcü makinalara yaklaşıp bazı düğmelere dokunuyordu. İşini bitirip dışarı çıktığı sırada odaya başkaları girdi. Kolundaki iğneleri çıkarttılar. Bir tekerlikli sandalye getirdiler ve yatağa yaklaştırdılar. Yavaşça onu hareket ettirip sandalyeye oturttular. Nereye gidiyordu ki? Yaklaşık beş dakika sonra başka bir odaya girdiler. Karşısında bazı ekranlar ve ayakta duran insanlar vardı. Ona yavaşça yaklaşan kadın kafasına birkaç kablo bağladı. Bir anda zihninde görüntüler oluşmaya başladı. Karşısında biri vardı ve konuşmaya başladı.

'Merhaba, kim olduğunu merak ediyorsun biliyorum. Şu anda bunu anlamak çok zor.'

 Neye uğradığını şaşırdı.' Bu ne demekti? Nasıl yani? ' diye düşündü. Sonrasında yavaşça bazı anılar canlandı. Tam bu sırada video başladı.

'Merhaba, zihin birleştirme programına hoş geldiniz.  Zihniniz önümüzdeki saatlerde tamamıyla bedeninizle uyumlu hale gelecek ve anılarınızla beraber hayatınızı da alacaksınız. Sevdiklerinizle beraber bu binadan rahatlıkla çıkacaksınız ama sizi uyarmalıyım ki bir süre uyum sorunları yaşayabilirsiniz. Ama hadi hayatınıza MERHABA diyelim.'

Video durdu. Bu da neydi? Zihin birleştirme programı mı? Hayatını geri mi alacaktı? Hangi hayat? Sevdikleri mi? Bu beden kimindi o zaman? Sorularının cevabı neydi? Ve O KİMDİ??? Kimin hayatına MERHABA diyecekti?

22 Haziran 2020 Pazartesi

Sevmek?

Sevmek için neye ihtiyaç duyarsınız? Karşılıksız, çıkar gütmeden... Sadece sevebilmek için ne olmalı? Kalbinizdekileri karşınızdakine söylemekten neden korkarsınız ki? Gözlerin içine bakıp dürüst olmak için? Neden saklanırsınız veya neden sınırlandırırsınız kendinizi?
Sevmek mi önemli yoksa konulan kurallara uymak mı? Toplum kurallarını mı önemsemelisiniz yoksa saf değerden doğan bir duyguyu mu? Ailenizi mi karşınıza almalısınız yoksa kalbinizle bağlandığınız kişiyi mi? Neden başkalarını düşünmek zorunda kalırsınız sevmek sizinle alakalı iken....
Büyüdüğünüz toprak parçasının bir önemi var mıdır sevebilmek için? Giydiğiniz kıyafetin veya saçınızı nasıl kestirdiğinizin? Neden bunları umursamak zorunda kalırsınız?
İnsanoğlu çok garip bir varlık. Dillerinin ucunda hep hiçbir şey umrumuzda değil der. Sadece sevmek, sevilmek istiyorum dese de başkasına gelince yargılar, eleştirir ve küçümser. En büyük aşk, sevgi, mutluluk uyandırıcı etkinlik kişinin kendisinin yaşadığıdır. Başkası ondan daha güzelini veya mutluluk dolu olanını yaşamamıştır ve yaşayamazdır. Eğer varsa böyle biri kendisini küçük görür ve asla ama asla sorun olmayacak konuları büyütür. Diğerleri düşmanı olmuştur artık. Savaşmak zorundadır. Kendini kanıtlamalı ve kazanmalıdır. Göstermelidir ne kadar muhteşem olduklarını... Aşk veya sevgi değildir artık önemsedikleri... Kıskançlık, başkasının eksikliklerinden tatmin olma çabası,.. Acaba o zaman mı saf olmamaya başlar? Kalpleri o zaman mı kararmaya ve artık gerçek duyguları görmemeye başlar? Ve acaba bu değişim midir artık herkesi gerçekten sevmekten alıkoyan? Sadece sevebilmek isteyen birinden bun şekilde hareket eden birini nasıl yaratmıştır toplum?
Sorulması gereken o kadar çok soru var ki... Sanki gözlerimizi kapatıyor ve kendimizi hiç olmak istemediğimiz bir akıntıya bırakıyoruz. Zihnimizi bize yaklaşan her türlü sorguya kapatıyoruz. Sorgulanmak istemiyoruz bir yerden sonra... Verecek cevabımız olmadığından veya sevmeye başladığımızda olduğumuz kişiyi unuttuğumuzdan olabilir mi?
Sevmek için bu kadar kendimizi zorlarken sevilmeyi beklemek mümkün müdür? Bize sevene de sınırlarımızı koyar mıyız yoksa kendimize yaptığımız kötülüğü yok mu etmeye çalışırız onların duygularıyla... Bu yüzden midir acaba bir noktaya odaklanırız. Kendimizi değiştirmemeye ve zaman harcamaktan hoşlandığımız bazı hobilerde kalmaya çalışmamızın arkasında bu mu vardır?
Düşünmemek için elinden geleni yapanların dünyasında safça sevebilmek o kadar zor ki. Belki de bu yüzden sevemiyorum artık hiçbir şeyi... Belki de budur perdelerin arkasına saklanmamın sebebi... Hatırlayamadığım, saf sevgiyi kaybettiğim içindir... Kim bilir bir gün tekrardan görebilirim gülümsediğimi sadece sevildiğim için... Kim bilir....

23 Ekim 2019 Çarşamba

O, Bir Seyyah!!!


Bir seyyahım. Seyyah denince aklınızda ne uyanıyor biliyorum. Gezgin anlamına gelecek kelimeler kullanıldı bizim için. Gezginlik miydi yaptığımız bilemiyorum. Neresinden bakarsanız bakın gizli kapıların arkasında yaşayanların parçasıydım. Efsanelerin başlangıç noktasıydık. Yaşayanların nasıl olduğunu anlamadıkları ne varsa…. Hepsi bizim yüzümüzden olmuştu. Yaşayanlar ilk aldıkları nefesten itibaren bizim adımızla büyüyorlar. Bazı yerlerde mutluluk, bazı yerlerde güç ve bazı yerlerde korkunun karşılığı olarak elbette… Bugüne kadar seyyahlar hakkında ne duyduysanız değişmesine hazırlanın… Size seçilmişlerin arasında yasaklıların hayatını anlatacağım. Daha doğrusu kendi hikayemi….

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Bazen.....

Bazen aslında değersiz olduğunu anlarsın ya öyle bir anda yaşanan  mutsuzluklar başka bir şeyle karşılaştırılamaz. Kalbin aslında paramparça olmuştur. Elinde kalan parçaları birleştirsen bile illaki kırıklar belli olacak ve kaybolan kısımlar göz önünde olacaktır. Ne kadar gizlesende üzüldüğünü bir anlamı yoktur. Bilirsin ki hiç bir zaman istediğin gibi olmayacaktır. Ve gülümsemelerin ardına gizlersin gene.. Herkese ne kadar eğlendiğini gösterirsin. Böylece unutmaya çalışırsın. Bir yerden sonra tek başına kalmaya çalışırsın. Yalnızlığının seni en azından yaralayabileceği sınırı bilirsin. Bu sınıra yaklaşmayarak hayatını yaşarsın. Doğayı tanır, tarihi anlar, kitapları koklarsın. Ve sonunda öğrenirsin ki bu şekilde yaşamak bir nebzede olsa hayal etmeni sağlar... Hayal dünyasının pembe olmadığını bilirsin; grilerin, siyahların sakladığı maviler, yeşiller ve kırmızılarla renklendirdiğin dünyana geçersin. Bir zamanlar sana ceza gibi gelen düşünceler artık geçmen gereken kapıyı gösterir. Bununla beraber sessizlikten hep kaçar, sesinin en gür çıktığı anı tercih edersin. Nasıl ki kuşlar esaretlerinin üzüntüsünü şarkılarına döker sen de aynısını yaparsın. Gözlerinde sakladığın hüznü kimsenin duymak istemediği o sese... Acıların gizli katmanlar şeklinde sirayet ettiği sesin senin yoldaşın olur. Sonsuz sayıda kelime ile söze dökersin. Cümleler, paragraflar oluşturursun. Ve sonunda gözlerini yumarken hayata anılarını teker teker hatırlarsın. Canın ne kadar yanarsa yansın sonuçta son an gelmiştir. Herkesin dediği gibi zaman acımasız davranmış ve son nefeslerini aldığın uçuruma gelmişsindir. Endişeli misindir yoksa sadece yeni bir yere gittiğini mi düşünüyorsun... Kim bilir...   Yıllarca gizlendiğin ormandan çıkmanın vakti gelmiştir. Hayattır bu senin için... Fakat biliyorum ki son dakikaya kadar umudunu kaybetmezsin ve o bazen dediğin anlara dönüp değiştirmek istersin... Unutma! Artık çok geç... Kapa gözlerini ve uyu... Sadece uyu... Rüya görmeye son, geriye dönüp hatırlamaya da.... 

16 Temmuz 2017 Pazar

Zor Olsa Da!!

Zor olsa da sadece bir kere 'Seni seviyorum.' demek isterdim. Onu gördüğüm anda söylemem gereken bu sözcükleri kullanmayı ne çok istedim. Hiç kimsenin bakmadığı gibi bakmak, kimsenin gülümsemediği gibi gülümsemek istedim gözlerimle... Korkaklığımın cezasını elini tutamayarak çektim. Saçlarının kokusunu içime çekemeyerek, gözlerinin aşkla bana bakmasını kaybederek... Korkmuştum, sevilebileceğime hiç inanmamıştım ki... Nasıl sevebilirdi biri beni ve neden? Nedenlere ihtiyacım olmadığını öğrendiğimde çok geçti. Artık her şeyi kaybetmiş, yüzyılların saniyelerle ölçüldüğü hapishanemdeydim. Hoşça kal diyemeden, bir kere bile gözlerinin içine bakıp gülümsemeden geçirilecek bir yaşamım var. Hayatın bana getirdiklerini kabul etsem de pişmanlıklarım var.... Zor olsa da bir kere söylemek isterdim..Sadece bir kere rüzgarın fısıltısı gibi, yağmurun sıcaklığı gibi, güneşin gülümsemesi gibi olmak isterdim. Sadece bir kere sevildiğimi duymak isterdim. Yazık..... 

27 Mart 2017 Pazartesi

Deniz Kokusu

Sultanahmet'den aşağı doğru kaptırdım kendimi yürüyorum. Sirkeci'yi geçeli on dakika olmuş. Bir baktım Eminönü Sahili'ndeyim. Çocukken babamla gelirdik. Kocaman elleriyle montumun şapkasından tutar ve koşup kaçmamam için temkinli davranırdı. 

Yürürken anılar deniz kokusu misali acı ama gülümseten bir şekilde aklıma düşüyor. Babamın bana ilk simit aldığı gün ya da balık tutmaya geldiğimiz o yağmurlu eylül sabahı.... Zaman ne çabuk geçiyor. Olmuş yirmi beş yıl. Bu şehre; tarihi aşkı öğrendiğim, bir simidin üç kişiyi doyurabildiğini gördüğüm, balık tutmanın çocuğuyla geçirilen vakit olduğunu bildiğim; uğramayalı tamı tamına yirmi beş yıl... Tadı kalmamıştı ki kovadaki balığı beraber bıraktığın kişinin gitmesinden sonra... 

Şimdi ise ben üstleniyorum babamın bıraktığı görevi... Martıları beslemeyi, Gülhane Parkı'na gidip çimenlere sırt üstü uzanmayı ya da kızımı omzuma alıp Anadolu Yakası'nı daha iyi görmesini sağlamayı...  İstanbul'a aşık olmayı öğreteceğim. Bir fotoğraf makinasının kadrajından bakarken yaptığı yaramazlıkları bilmiyormuş gibi davranmayı... Artık sıra bende; deniz mavisinin aşk olduğunu, kokusunun nasıl baş döndüreceğini, ayaklarını sallandırmanın mutluluk sebebi sayıldığını söyleyeceğim. 

Anne veya baba olmanın hayatı öğretmek olduğunu gösterme sırası bende... Her ne kadar bu sokaklarda yürümek zor olsa da... Ağlamak istesem de... Sesini bir kere daha duymak istesem de.. Biliyorum ki artık sıra bende... Aynen dedemin babama yol gösterdiği gibi....

23 Ocak 2017 Pazartesi

Saygı veya Sorun?

 Dün yaşadıklarım aklıma 'Acaba?' sorusunu bir kere daha düşürdü. 4 örnekle durumun kötülüğünü çok kolay anlayabiliyorsun.

İlki minibüs beklerken yanımdaki kişinin sigarasından başladı. Adam tam minibüs geldiği anda sigarasını söndürmeden yere attı. Normal gelebilir bu durum. Ancak sadece iki adım ilerisinde, minibüse daha yakın, bir çöp kutusu olması işin acı tarafıydı. Haliyle kişiyi bu konuda uyardım. Bana ' Teşekkür ederim' diyerek cevap verdi. Şimdi bununla alakalı sormak istediğim şey bu teşekkür edilecek bir şey midir? Yaptığın hatanın farkında değil misin? Veya çöp kutusunu ki görülmemesi imkansız göremiyor musun?

İkinci durum minibüse binince karşıma çıktı. Toplu taşıma araçlarında sigara içmek yasak. Hatta yakın bir zamanda bundan dolayı bir şoförü hem İETT'ye hem de polise şikayet ettim. Bu seferki durumda aynı konuyla alakalıydı. Şoför minibüste sigara içiyor ve kimsede bir şey demiyordu. Haliyle uyardım. En azından uyarınca sigarayı söndürdü. Bu durumla alakalı aklımdaki soru para cezası olduğu halde toplu taşımalarda sigara içme hakkını insanlar kendilerinde nasıl buluyorlar. Gelelim illaki uyarmak zorunda mıyız? Belki alerjisi veya astımı olan yolcular vardır. Şoför bunu düşünmek zorunda değil mi? İşin diğer tarafı yolcular bunun yasak olduğunu bilmiyor mu? O zaman neden uyarmıyorlar? Uyarmak ve doğruyu göstermekten neden çekiniyoruz? Bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığı nedir? Sigara içilmesine karışma hakkım bulunmuyor ancak kurallarla sabitlenmiş olayları göz ardı etmeye çalışmak neden?

Üçüncüsüne gelirsek bir bayanın oturan gençlere karşı tutumu dikkatimi çekti. 'Yaşlılar ayakta gençler oturuyor.' Şimdi kadının gözünden bakıldığında bu bir saygısızlık durumudur. Sonuçta ben dahil genç insanların orada oturması bir sorun oluşturmaktadır. Ne var ki bir genellemeyle bu cümleyi kurmuş olması rahatsızlığımın bulunmasından dolayı dikkatimi çekti. Sadece ayak tabanımdan dolayı  çoğu zaman oturmak zorunda kalıyorum. Oturacak yer yoksa bile normalde ayakta durulan yerde de oturuyorum. Birkaç ay önce sırf bu ağrılar yüzünden ayağıma basamamış ve günlük hayatımdan uzak kalmak zorunda kalmıştım. Şimdi bu durum bilinmeden bir cümle kurulması beni rahatsız ediyor. Doğrudur yaşlılara yaklaşımlarımızda bazı noktalarda dikkat etmemiz gerekiyor ve herhangi bir problemi olmayan insanların kesinliklede yer vermesi gerekir. Fakat 40 yaşında birinin 'Ben yaşlıyım, bana yer ver demesi.' durumuna ve bunun bu şekilde herkesi kapsayacak bir şekilde dile getirilmesine karşıyım.

Dördüncüsüne baktığımızda gene kuralların ihlal edilmesiyle  yirmiden fazla kişinin hayatının tehlikeye girmesi sonucu ortaya çıkıyor. Minibüs aşağı yoldan geldiği için trafik kurallarına göre öncelikli durumdadır. Fakat yukarı yoldan gelen araba bunu göz ardı ederek neredeyse minibüse çarpacak ve  minibüste bulunan kişilerin hayatları tehlikeye girecekti. İşin komik tarafı karşıdaki arabanın sürücüsü suçlu olmasına rağmen bağırmaya ve küfür etmeye başladı. Bu sırada şoförümüz minibüsten indi. Yolcuların tepkisi ise beni daha da şaşırttı. Biri 'Bırak yaşlı adam, dalaşma.' ve başka biri 'Yaşlı adama artistlik mi yapılır?' dedi. Bende haliyle bu durumda yaşanacak olayı 'Yaşlı olması burada bulunanlardan birinin ölümüne sebebiyet vermesi halinde önemli olmayacaktı.' dedim. Bunun üzerine yolculardan biri 'Ehliyetini almak lazım belli bir yaştan sonra.' diyerek daha da şaşırmama sebep oldu. Gelelim olaya kural belliyken neden hakarete ve küfre başvuruyoruz? Hatamız belliyken... Veya birinin yaşlı olması kuralları bozduğu zaman uyarılmaması için bir sebep midir? Yaşlı olmanın ne tür bir hakkı vardır bu noktada?  Bununla beraber uyarmak ne zamandan beri artistlik oldu? Tek bir olay bu kadar soru oluşturuyorsa...

4 farklı olay ve insanların yaklaşımları. Düşünülecek ve sorulacak o kadar çok soru var ki.. Üzülmemek elde değil. Bu kadar kötü durumdayken biz ne yapmalıyız? Bunu değiştirmek için mesela?

Ben bir kişiyim. Elimden geleni yapsam da ....