21 Mart 2025 Cuma

Hangi Satır

 Girişini unuttuğum ve sonucumun yazılmadığı bir hiyayeyim. Paragraflar arasında kaybolmuş bir durumdayım....  İyinin ve kötünün gözlerinin birbirinden ayıramadığı bir evrenin parçası olmuşken aslında kaçmaya çalışıyorum. Korkularım var ve bunları kabul edemiyorum. Kabul etmek cesaret işi olmaktan çıkınca kendine geliyorsun. Zamanın nasıl geçtiğini anladığını düşünsen de gerçekte öyle olmadığını biliyorsun. Bazı anlar olduğu yerde kalıyor. Unutmuş olsan da, yok olduğunu düşünsen de! Bir fısıltı her noktayı hissettiriyor tekrardan. Keşkelerimle beraber bu koşuşturmaca hangi satırda bitecek? Ya da bitecek mi? 

6 Temmuz 2022 Çarşamba

Tuval

 Yorucu bir gün, sevindirici bir gün, üzücü bir gün, hedefsiz bir gün, gülmeli bir gün, anlamsız bir gün, dinlenmeli bir gün, ağlamalı bir gün, kahveli bir gün, yenilgili bir gün, mutlu haberli bir gün, çığlık atmalı bir gün, heyecanlı bir gün, aşklı bir gün, kayıplı bir gün, saçma bir gün, umutsuz bir gün, umutlu bir gün, kabuslu bir gün, kahkahalı bir gün, vazgeçmeli bir gün, kalp kırmalı bir gün, arkadaşı üzmeli bir gün, deney yapmalı bir gün, ağlamalı bir gün, küsmeli bir gün, hasta olmalı bir gün, sorulu bir gün, gezmeli bir gün, paylaşmalı bir gün, sırlı bir gün, güvenli bir gün, yağmurlu bir gün, deniz kokulu bir gün, samimi bir gün, kelimelerle oynamalı bir gün ve yaşanılması gereken bir gün.... Hayat bu!!!!

 Her değişim ve gün tuvalde kullanılan renk gibi aslında; rengarenk kısımlar olduğu gibi koyuların cirit attığı yerler de var. Mantık ve duyguların savaştığı noktalar... Karar ve kararsızlıkların birbirine cephe aldığı anlar; yorgunluğun ve bıkkınlığın birbirinin kapısını çaldığı dakikalar. Yaşanılan anlarla başa çıkılamayıp ertesi günü düşünmekten endişelenen insanların karmakarışık olduğu bir süreç... Bazen de farkına varmadan ruhlarının en zayıf olduğu anları renklendirmeye çalıştıkları bir sayfa. Kendilerini anlamaya çalışırken yanıltıcı renkleri kullandıkları bir an olabileceği gibi maskelemek için de yardımını isteyebildikleri fırça darbeleri. Mutluluk ve hüznün aynı yatağı paylaştığı, aşkın ve nefretin birbirini yenmek için uğraştığı portrelerin oluşturduğu anılar bütünü. Güven duymayı öğrenilen süreçlerin sonunda ne kadar narin olduklarını gösterdikleri bir serginin parçası olan tuvaller.... Hayal kırıklıklarını ve başarılarını birleştiren parmaklar... Hayat; insanın kendini kaybolmuş hissettiği bir yol, bir bakış açısı.... Sorgularının yapılmak için renk cümbüşünün yansıtıldığı tuval...


30 Haziran 2022 Perşembe

Ne Dersin İnsanoğlu?...

 Gene ne oldu değil sorulması gereken bu sokakta yürüyenlere. Yan yana dizilmiş suskunlukların kapısını çalabilecek cesareti bulamayanların dinlenebileceği bir yol olması gereken bu sokakta çok mu acımasız oluyorsun İnsanoğlu??

Dinlemediğin her çocuğun hüznünü paylaşabilmeyi öğrenebilseydin keşke....Yazılmamış şarkılara nota olabilmeyi, sayfalara geçirilmemiş hikayelere sahip çıkabilmeyi başarsaydın neler değişirdi hiç düşündün mü? Masumiyeti barındıramadın kollarının arasında; vahşiliğinle, yok ediciliğinle, vicdansızlığınla şu evrende bir canavar yarattın. Ve bu durum katlanılmayacak kadar ağır geliyor bazılarına.... Suskunlardan biri oluyorlar veya vedalarına hazırlanıyorlar. Suçunu bir gün kabul edecek misin? Belki savaşmayı bırakıp yorgunluğunla dost olmayı öğrenirsin.... Kim bilir sende sonunda bizden biri olup bu sokakta yürümeyi kabul eder ve dünyamızı anlarsın. Ne dersin İnsanoğlu?

29 Aralık 2021 Çarşamba

O An....

Sorulan soru neydi? Verdiğin cevap dürüstçe miydi? Kendine kırıldığın kadar başkasına kırıldın mı? Kendini tanıdığını düşünüp daha önce görmediğin biri olduğunu anladığında ne tepki verdin? Başarıların hep başkasının olup başarısızlıklarının altında imzanın olduğunun farkına vardığında neydi hissettiğin? Günlüğüne dahi yazmaktan çekindiğin korkularınla yüzleştiğinde ne yapabildin?

Bu soruları her sorduğunda ne kadar karamsar olduğunu fark ediyorsun. Aslında insan olduğunu anlıyorsun ya da insan olmayı öğreniyorsun. Çıktığın keşif yolculuğunda neler yapabileceğini, başarabileceklerinin sınırlarını görüyorsun. Yorgunluğunla bir köşede yığılıp kalabileceğin gibi son adımlarını atmaya da uğraşabilirsin. Birinden destek alabileceğin gibi kendini zorlayabilirsin de ne var ki unutmaman gereken eninde sonunda geriye dönüp bakacağındır. Baktığında da bu soruları sorduğun anları göreceksin. O sırada doğru yapıp yapmadığın değil mutlu olup olmadığın önem kazanacak… Hayallerinin peşinden ne kadar gidebildiğini görmek isteyeceksin ve gördüğüne inanamayabilirsin… Anılarınla barışacağın, kendini kabul edeceğin gün olacak geriye baktığın gün… Ve kendine inanmadığın her ana şaşırabilirsin ama işte insan olmanın getirisi bu. Pişmanlıklarının ve sevinçlerinin kazandırdıklarıyla rahat nefes alıp ‘İnsan’ olduğun için gülümseyebileceğin an; umut etmenin ve ilerlemenin, başarabilmenin ve başarısızlıklarınla yaşamanın sonucunun  geldiğin nokta olduğunu görmenin zamanı olacak… 

19 Aralık 2021 Pazar

Unutulmak İstemek

Unutulmuşlar Okyanusu'ndayım. Kim olduğumu bilmeden dalgalarla hareket ediyorum. Bölük pörçük anılar var. Ama hangisi benim? Anılardaki kız mıyım ben? Belki de küçük çocuğum, elinde mavi balon olan... Ya da gözlerinde sevgi olan yaşlı insanım.... 

Kendimi yok etmek için daldığım bu sonsuzluğun içinde süzülüyorum sadece... Etrafımda başka insanlar var. Merak ediyorum neydi sebepleri... Benliklerinden vazgeçecek ne olmuş olabilirdi ki? Kendimi düşünmüyorum. Düşünmek istemiyorum. Kaçmadım ama bıraktım. Bana yazılan perdeyi oynamadım. Belki de vazgeçişimle özgürlüğümü kazanmışımdır.  

Unutun beni... Unutun ki ruhum yaşayabilsin. Görünmez sınırlar içinde yaşamak zorunda kalmasın.... Unutulmuşlar Okyanusu'ndayım ve son kez.... 

2 Eylül 2021 Perşembe

Veda Etme Zamanı...


Nefret! Kendinden, hayatından, hayallerinden… Takılmış maskeleri gördükçe; insanların nasıl kendilerini sakladıklarını, imparatorluklarını kurmak için yok oluşlara sürüklediklerini anladıkça ortaya çıkan his…
Umut! Ama neye karşı? Veya ne için? Kendini bir gün daha nefes almaya zorlayabilmek için mi yoksa maskeler oluşturup saklanan güruhun bir parçası olmak için mi?
Sevmek! Neden birini veya bir şeyi sevme zorunluluğu hissedersin ki? Boyna geçen bir kemendin sanki dünyanı aydınlatıyor olmasını neden kabullenirsin ki?
Aşk! Belki var olan en acımasız yolculuk… Düşünmeni engelleyen bir uyuşturucuyu isteyerek kabul etmenin sorumluluğunu nasıl alabilirsin ki? Hayatını yok edebilecek bir dünyanın parçası olmayı istemek neden bu kadar önemli senin için?
Kıskançlık! Başkalarının başarılarına sevindiğini söylerken yalanlarla kirleniyor olmayı istemek bu kadar kolay mıdır gerçekten? Niçin kalbinin siyahlığını güzel sözlerle süslemeye çalışırsın ki?
Merhamet! Belki de en büyük yalan… Gözlerinin önünde gerçekleşenleri değiştiremiyorken üzüldüğünü haykırmak neyin çabası?
Empati! Tiyatro gibi değil midir bu? Hayat adlı piyeste başkalarına verilen rolleri yapabileceğini söylemenin kibarcası değil midir?
Asıl soruyu hiç düşündün mü? Kendini; bu hisleri yaşamak isterken yok ettiklerini sorguladın mı? Bencilliğini, umursamazlığını, kötü düşüncelerini hikâyenin bir parçası yaparak çevrendekileri kullanmaya çalışıp kendini suçsuz görmek için uğraşmak… Çıkardığın savaşlara, yok ettiğin hayatlara baktın mı hiç? Masumiyeti kabahat kabul edip gözlerin para hırsı bürümesini sağlarken bir gün bedenin dağılacağını hayal ettin mi? Hiç sordun mu kendine? Yok olsam, veda etsem neler olurdu diye? Kendini silebilmenin hediye olmasını kabul etseydin olur muydu? Ve bir gün nefes almayı bırakmak ister misin? Benim cevabımı duymaya gerek yok… İnsan olmanın acısını yaşıyorum. Galiba benim için yolun sonu, bana katılır mısın bilmem… Veda etmeliyim; artık…  

7 Haziran 2021 Pazartesi

Siyah'ın Renk Cümbüşü ile Buluşması

Kolay değildi. Her şeyi tutmak ama kendine ait hiçbir şeyin olmaması... Anıların kaydını tutandı ama hiçbiri ona ait değildi. Bu görevi kabul ettiğinde acının olacağını düşünmemişti. Siyah olmanın yorucu olacağını, günden güne kendini tüketeceğini... Daha önce kimse gönüllü olmamıştı. Konseyin seçtiği kişiler hep sessiz ve düşünceli olurdu. Hiçbiri neden seçildiklerini merak etmemişlerdi. Ta ki geçip Siyah ünvanını almak için kendini ortaya atana kadar... Herkes neden bunu istediğini sormuştu. Halbuki kimse saklandığını düşünmemişti. Karanlığın bir parçası olursa belki de kendini koruyabileceğini düşünmüştü.

Her şeyi uzaktan izlemek zorundaydı. Eline uzatsa dokunabileceği kadar yakınken asla ama asla o duyguyu hissetmeye hakkı yoktu. Bunun yeminini etmişti. Kimseyi sevmeyecekti, sevse dahi sevilmeyecekti. Onun görevi herkese eşit olmaktı. Şahit olduklarından nefret etse de bir anlamı olmayacaktı. Yapabileceği tek şey her birini hafızasına kazımak olacaktı.

Eğitiminin üzerinden binlerce yıl geçmişti.... Kimseyle konuşmadan geçen günler, yıllar.... Ve şimdi kapıda biri duruyordu. Kendisine gülümseyerek 'Sonunda buldum. Kayıp Parçam!!!'.

Böylece yolculuklarının başlangıcındaydılar. Her rengi yok eden ve renklerin her birini içeren... Bilinmezliklere doğru, kilitlerin açılacağı ve gerçeklerin ortaya saçılacağı yolculuklarına doğru....

13 Kasım 2020 Cuma

Kendimle Dürüst Olmalıyım

 Benliğimden nefret ediyorum. Bunu kabul etmek kolay değil demeyeceğim. O kadar basit ki... Bir insanın neden kendini sevmediğini herkes merak eder ama ben etmiyorum. Çünkü ben kendimi sevmiyorum. Hem de hiç... Kendinize hiç düşman gözüyle baktınız mı? Ben her gün her saat bunu hissediyorum. Aynaya baktığımda karşımda sevgiyi hak etmeyen, ruhu kirli olan bir varlık var. Bu yüzden bakmam aynalara....Sırf ruhumun iğrençliğini görmeyeyim diye... İyiliğin ne olduğunu bilse dahi hak etmediğini düşünen birinin gözlerini görmeyeyim diye... 

Bahanelerin arkasına saklanıp, başkalarının üzerine suç atmaya çalışmanın mantığı yok. Kime sorarsanız sorun geçip benim için hırslı, güçlü, aklına koyduğunu yapan biri diyecektir. Halbuki tam tersi korkağın tekiyim. Sadece bir kıyafet gibi üzerime giydiğim karakterden başka bir şey değil insanların saydıkları... Kaçmanın en kolay yolu yaptığın şeyi bırakmak değil tam tersine kendi çemberinde dönmeye devam etmektir benim için. 

Kalbim temiz değil hele ki ruhum, zihnim ise kapkaranlık... Kötülüğün varlığına en iyi örnek benim. Bencilliğimle gurur duyan biri olarak yaşıyorum. Garip değil mi? Fedakarlık yaptığını söyleyerek hareket eden birinin bencil olduğunu söylemesi... Başkalarının beni tebrik etmesi umurumda değil. Herkesin yapabileceği şeyleri yapıyorum. Bundan dolayı da dönüp ne kadar başarılı olduğumu duymanın zerre kadar önemi yok...

Kaç kitap okumuşum, kaç dil biliyorum, insanlarla ilişkilerim ne kadar muhteşem.... Bunların ne önemi var ki? Çevresine zarar veren, varlığıyla kirleten biri dil bilmiş, kitap okumuş, hayatında ilerlemiş ne olacak ki? Amaçsızca gelecek planları diye tutturup gidiyorum. Kime ne yararım var bu dünyada? İnsanlara, sevdiğim dediğim kişilere sorun olmaktan başka neye yaradım ben bugüne kadar? 

Ölüm kurtuluş mu? İntiharın kurtuluş olduğunu düşündüğüm anlarım var... Yolda yürürken araba çarpsa da ölsem dediğim, bina üstüme yıkılsa, elimdeki asit şişesi kırılsa ve ayaklarımı yok etse... Belki inanmayacaksınız ama bazen deney sırasında kullandığım iğneyi damarıma batırıp hava kabarcığı veresim geliyor.... Kışın dahi pencere açık uyurum. Belki zatürre olurum da sonunda bir şekilde ölürüm diye...Ağrılarımı umursamam. Başkaları fark etmedikçe geçip doktora gitmem... Grip olunca ilaç alsam dahi kullanmam sırf durumum daha da ağırlaşsın diye... Kendime bunları neden yaptığımı bilmediğimi söylemeyeceğim. Kendimi yok etmek için uğraşıyorum .Beni neyin durdurduğunu bilmiyorum veya buraya bu kadar kolayca yazdığım için bunlara inanmayacaksınız. Ama insan kendini bilmeli değil mi? Hani 'En çok gülen en yaralıdır' anlamına gelen bir deyiş vardır. İşte ben tam da o deyişin konusuyum. fotoğraflarda gülüyorum. Yanımda birileri varken gülüyorum. Arkadaşlarımla konuşurken gülüyorum. Ama gece olunca yatağa uzanıp karanlıkta tavana baktığımda aklımdan tek geçen düşünce 'Yalancısın sen.' oluyor. Ve en büyük yalanım her zaman dürüst olmak... Başkalarına dürüst olmak... Çünkü ancak bu şekilde kendime yalan söylemeye devam ediyorum. 

Kendimle dürüst olmalıyım desem de hala bahanelerin arkasına saklanıyorum.... Kim bilir belki gerçekten bir gün gerçeği kendime itiraf edebilirim. Karanlığım beni yok ettiğini kabul etsem dahi hala saklanıyorum... Renkli kalemler, kağıtlar arkasına... Kendi siyahlığımı ancak bu şekilde kamufle edebiliyorum... Hadi gülümseyeyim ve pencereyi açayım... Uyuma vakti...


9 Temmuz 2020 Perşembe

Merhaba Hayat!

Gözlerini açtığı oda çok aydınlıktı. Nerede olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu. Çevresinde birçok insan vardı. Kim olduklarını bilmiyordu. Aslında üşüyordu. Neden üşüyorum ki diye düşündü... Birkaç saat önce böyle bir his yoktu. Sürekli sesini duyduğu birisi vardı. Garipti. Bu ses sevgi doluydu. Ama şimdi duyamıyordu. Gözlerini açık tutamıyordu. Işık acı veriyordu. Kendini neden rahat bırakmıyordu ki bu insanlar? Avazı çıktığı kadar bağırmak istiyordu. Ama nefes almakta zorlanıyordu. Ciğerleri acıyordu.... Boğazında yanma hissi vardı. Bütün vücudunda ağrılar... Kollarını oynatamıyordu. Ayakları hissizdi. Ağzını açtı ama herhangi bir ses çıkmadı. İnsanların konuştuklarını anlayamıyordu. Kaybolmuşluk hissinden kurtulamıyordu. Bilinmezlik, umutsuzluk...
Zaman geçiyordu. Saniyeler dakikalara döndü, dakikalar da saatlere... Kaç gün geçtiğini bilmiyordu. Güneşin doğuşunun ve batışının farkındaydı ama.... Daha fazlası yoktu.

Sonunda gözleri ışığa alıştı. Aklında sürekli sözcükler uçuyordu. Daha önce hiç kullanmadığı halde ne anlama geldiğini bildiği binlerce kelime...Etrafındaki insanları daha iyi fark etmeye başladı. Camdan kendisine sürekli bakan kişilerin kim olduğunu anlamasa da bir düzen olduğunu biliyordu. Her iki günde bir  yeni bir kişi geliyordu. Sürekli ellerinde bazı belgeler ve yaptıkları kontrollerin sonuçlarını kaydetmeleri... Neyi kontrol ediyorlardı veya neden kontrol edilmesi gerekiyordu?

Korkuyordu. Aslında neden korktuğunu bilmiyordu ama işte korkuyordu. Kimim ben diye düşünüyordu. Aklından geçen tek düşünce buydu.

Kapı yavaşça açıldı ve içeri bir kadın girdi. Göz göze geldikleri anda bir sıcaklık hissetti. Kalbinin hızlı çarpmasına sebep oldu ve zihninde bir gülümseme canlandı. Çekingence elini uzattı ve yanağına dokundu. Sıcacık, yumuşak ve üzüntü doluydu. Neden dercesine tekrardan gözlerine baktı. Niçin üzülüyordu ki? Anlamıyordu.

Tam kadın ağzının açıp konuşacakken kontrolcülerden biri kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı. Bunun üzerine odadan çıktı. Kontrolcü makinalara yaklaşıp bazı düğmelere dokunuyordu. İşini bitirip dışarı çıktığı sırada odaya başkaları girdi. Kolundaki iğneleri çıkarttılar. Bir tekerlikli sandalye getirdiler ve yatağa yaklaştırdılar. Yavaşça onu hareket ettirip sandalyeye oturttular. Nereye gidiyordu ki? Yaklaşık beş dakika sonra başka bir odaya girdiler. Karşısında bazı ekranlar ve ayakta duran insanlar vardı. Ona yavaşça yaklaşan kadın kafasına birkaç kablo bağladı. Bir anda zihninde görüntüler oluşmaya başladı. Karşısında biri vardı ve konuşmaya başladı.

'Merhaba, kim olduğunu merak ediyorsun biliyorum. Şu anda bunu anlamak çok zor.'

 Neye uğradığını şaşırdı.' Bu ne demekti? Nasıl yani? ' diye düşündü. Sonrasında yavaşça bazı anılar canlandı. Tam bu sırada video başladı.

'Merhaba, zihin birleştirme programına hoş geldiniz.  Zihniniz önümüzdeki saatlerde tamamıyla bedeninizle uyumlu hale gelecek ve anılarınızla beraber hayatınızı da alacaksınız. Sevdiklerinizle beraber bu binadan rahatlıkla çıkacaksınız ama sizi uyarmalıyım ki bir süre uyum sorunları yaşayabilirsiniz. Ama hadi hayatınıza MERHABA diyelim.'

Video durdu. Bu da neydi? Zihin birleştirme programı mı? Hayatını geri mi alacaktı? Hangi hayat? Sevdikleri mi? Bu beden kimindi o zaman? Sorularının cevabı neydi? Ve O KİMDİ??? Kimin hayatına MERHABA diyecekti?

22 Haziran 2020 Pazartesi

Sevmek?

Sevmek için neye ihtiyaç duyarsınız? Karşılıksız, çıkar gütmeden... Sadece sevebilmek için ne olmalı? Kalbinizdekileri karşınızdakine söylemekten neden korkarsınız ki? Gözlerin içine bakıp dürüst olmak için? Neden saklanırsınız veya neden sınırlandırırsınız kendinizi?
Sevmek mi önemli yoksa konulan kurallara uymak mı? Toplum kurallarını mı önemsemelisiniz yoksa saf değerden doğan bir duyguyu mu? Ailenizi mi karşınıza almalısınız yoksa kalbinizle bağlandığınız kişiyi mi? Neden başkalarını düşünmek zorunda kalırsınız sevmek sizinle alakalı iken....
Büyüdüğünüz toprak parçasının bir önemi var mıdır sevebilmek için? Giydiğiniz kıyafetin veya saçınızı nasıl kestirdiğinizin? Neden bunları umursamak zorunda kalırsınız?
İnsanoğlu çok garip bir varlık. Dillerinin ucunda hep hiçbir şey umrumuzda değil der. Sadece sevmek, sevilmek istiyorum dese de başkasına gelince yargılar, eleştirir ve küçümser. En büyük aşk, sevgi, mutluluk uyandırıcı etkinlik kişinin kendisinin yaşadığıdır. Başkası ondan daha güzelini veya mutluluk dolu olanını yaşamamıştır ve yaşayamazdır. Eğer varsa böyle biri kendisini küçük görür ve asla ama asla sorun olmayacak konuları büyütür. Diğerleri düşmanı olmuştur artık. Savaşmak zorundadır. Kendini kanıtlamalı ve kazanmalıdır. Göstermelidir ne kadar muhteşem olduklarını... Aşk veya sevgi değildir artık önemsedikleri... Kıskançlık, başkasının eksikliklerinden tatmin olma çabası,.. Acaba o zaman mı saf olmamaya başlar? Kalpleri o zaman mı kararmaya ve artık gerçek duyguları görmemeye başlar? Ve acaba bu değişim midir artık herkesi gerçekten sevmekten alıkoyan? Sadece sevebilmek isteyen birinden bun şekilde hareket eden birini nasıl yaratmıştır toplum?
Sorulması gereken o kadar çok soru var ki... Sanki gözlerimizi kapatıyor ve kendimizi hiç olmak istemediğimiz bir akıntıya bırakıyoruz. Zihnimizi bize yaklaşan her türlü sorguya kapatıyoruz. Sorgulanmak istemiyoruz bir yerden sonra... Verecek cevabımız olmadığından veya sevmeye başladığımızda olduğumuz kişiyi unuttuğumuzdan olabilir mi?
Sevmek için bu kadar kendimizi zorlarken sevilmeyi beklemek mümkün müdür? Bize sevene de sınırlarımızı koyar mıyız yoksa kendimize yaptığımız kötülüğü yok mu etmeye çalışırız onların duygularıyla... Bu yüzden midir acaba bir noktaya odaklanırız. Kendimizi değiştirmemeye ve zaman harcamaktan hoşlandığımız bazı hobilerde kalmaya çalışmamızın arkasında bu mu vardır?
Düşünmemek için elinden geleni yapanların dünyasında safça sevebilmek o kadar zor ki. Belki de bu yüzden sevemiyorum artık hiçbir şeyi... Belki de budur perdelerin arkasına saklanmamın sebebi... Hatırlayamadığım, saf sevgiyi kaybettiğim içindir... Kim bilir bir gün tekrardan görebilirim gülümsediğimi sadece sevildiğim için... Kim bilir....

23 Ekim 2019 Çarşamba

O, Bir Seyyah!!!


Bir seyyahım. Seyyah denince aklınızda ne uyanıyor biliyorum. Gezgin anlamına gelecek kelimeler kullanıldı bizim için. Gezginlik miydi yaptığımız bilemiyorum. Neresinden bakarsanız bakın gizli kapıların arkasında yaşayanların parçasıydım. Efsanelerin başlangıç noktasıydık. Yaşayanların nasıl olduğunu anlamadıkları ne varsa…. Hepsi bizim yüzümüzden olmuştu. Yaşayanlar ilk aldıkları nefesten itibaren bizim adımızla büyüyorlar. Bazı yerlerde mutluluk, bazı yerlerde güç ve bazı yerlerde korkunun karşılığı olarak elbette… Bugüne kadar seyyahlar hakkında ne duyduysanız değişmesine hazırlanın… Size seçilmişlerin arasında yasaklıların hayatını anlatacağım. Daha doğrusu kendi hikayemi….

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Bazen.....

Bazen aslında değersiz olduğunu anlarsın ya öyle bir anda yaşanan  mutsuzluklar başka bir şeyle karşılaştırılamaz. Kalbin aslında paramparça olmuştur. Elinde kalan parçaları birleştirsen bile illaki kırıklar belli olacak ve kaybolan kısımlar göz önünde olacaktır. Ne kadar gizlesende üzüldüğünü bir anlamı yoktur. Bilirsin ki hiç bir zaman istediğin gibi olmayacaktır. Ve gülümsemelerin ardına gizlersin gene.. Herkese ne kadar eğlendiğini gösterirsin. Böylece unutmaya çalışırsın. Bir yerden sonra tek başına kalmaya çalışırsın. Yalnızlığının seni en azından yaralayabileceği sınırı bilirsin. Bu sınıra yaklaşmayarak hayatını yaşarsın. Doğayı tanır, tarihi anlar, kitapları koklarsın. Ve sonunda öğrenirsin ki bu şekilde yaşamak bir nebzede olsa hayal etmeni sağlar... Hayal dünyasının pembe olmadığını bilirsin; grilerin, siyahların sakladığı maviler, yeşiller ve kırmızılarla renklendirdiğin dünyana geçersin. Bir zamanlar sana ceza gibi gelen düşünceler artık geçmen gereken kapıyı gösterir. Bununla beraber sessizlikten hep kaçar, sesinin en gür çıktığı anı tercih edersin. Nasıl ki kuşlar esaretlerinin üzüntüsünü şarkılarına döker sen de aynısını yaparsın. Gözlerinde sakladığın hüznü kimsenin duymak istemediği o sese... Acıların gizli katmanlar şeklinde sirayet ettiği sesin senin yoldaşın olur. Sonsuz sayıda kelime ile söze dökersin. Cümleler, paragraflar oluşturursun. Ve sonunda gözlerini yumarken hayata anılarını teker teker hatırlarsın. Canın ne kadar yanarsa yansın sonuçta son an gelmiştir. Herkesin dediği gibi zaman acımasız davranmış ve son nefeslerini aldığın uçuruma gelmişsindir. Endişeli misindir yoksa sadece yeni bir yere gittiğini mi düşünüyorsun... Kim bilir...   Yıllarca gizlendiğin ormandan çıkmanın vakti gelmiştir. Hayattır bu senin için... Fakat biliyorum ki son dakikaya kadar umudunu kaybetmezsin ve o bazen dediğin anlara dönüp değiştirmek istersin... Unutma! Artık çok geç... Kapa gözlerini ve uyu... Sadece uyu... Rüya görmeye son, geriye dönüp hatırlamaya da.... 

16 Temmuz 2017 Pazar

Zor Olsa Da!!

Zor olsa da sadece bir kere 'Seni seviyorum.' demek isterdim. Onu gördüğüm anda söylemem gereken bu sözcükleri kullanmayı ne çok istedim. Hiç kimsenin bakmadığı gibi bakmak, kimsenin gülümsemediği gibi gülümsemek istedim gözlerimle... Korkaklığımın cezasını elini tutamayarak çektim. Saçlarının kokusunu içime çekemeyerek, gözlerinin aşkla bana bakmasını kaybederek... Korkmuştum, sevilebileceğime hiç inanmamıştım ki... Nasıl sevebilirdi biri beni ve neden? Nedenlere ihtiyacım olmadığını öğrendiğimde çok geçti. Artık her şeyi kaybetmiş, yüzyılların saniyelerle ölçüldüğü hapishanemdeydim. Hoşça kal diyemeden, bir kere bile gözlerinin içine bakıp gülümsemeden geçirilecek bir yaşamım var. Hayatın bana getirdiklerini kabul etsem de pişmanlıklarım var.... Zor olsa da bir kere söylemek isterdim..Sadece bir kere rüzgarın fısıltısı gibi, yağmurun sıcaklığı gibi, güneşin gülümsemesi gibi olmak isterdim. Sadece bir kere sevildiğimi duymak isterdim. Yazık..... 

27 Mart 2017 Pazartesi

Deniz Kokusu

Sultanahmet'den aşağı doğru kaptırdım kendimi yürüyorum. Sirkeci'yi geçeli on dakika olmuş. Bir baktım Eminönü Sahili'ndeyim. Çocukken babamla gelirdik. Kocaman elleriyle montumun şapkasından tutar ve koşup kaçmamam için temkinli davranırdı. 

Yürürken anılar deniz kokusu misali acı ama gülümseten bir şekilde aklıma düşüyor. Babamın bana ilk simit aldığı gün ya da balık tutmaya geldiğimiz o yağmurlu eylül sabahı.... Zaman ne çabuk geçiyor. Olmuş yirmi beş yıl. Bu şehre; tarihi aşkı öğrendiğim, bir simidin üç kişiyi doyurabildiğini gördüğüm, balık tutmanın çocuğuyla geçirilen vakit olduğunu bildiğim; uğramayalı tamı tamına yirmi beş yıl... Tadı kalmamıştı ki kovadaki balığı beraber bıraktığın kişinin gitmesinden sonra... 

Şimdi ise ben üstleniyorum babamın bıraktığı görevi... Martıları beslemeyi, Gülhane Parkı'na gidip çimenlere sırt üstü uzanmayı ya da kızımı omzuma alıp Anadolu Yakası'nı daha iyi görmesini sağlamayı...  İstanbul'a aşık olmayı öğreteceğim. Bir fotoğraf makinasının kadrajından bakarken yaptığı yaramazlıkları bilmiyormuş gibi davranmayı... Artık sıra bende; deniz mavisinin aşk olduğunu, kokusunun nasıl baş döndüreceğini, ayaklarını sallandırmanın mutluluk sebebi sayıldığını söyleyeceğim. 

Anne veya baba olmanın hayatı öğretmek olduğunu gösterme sırası bende... Her ne kadar bu sokaklarda yürümek zor olsa da... Ağlamak istesem de... Sesini bir kere daha duymak istesem de.. Biliyorum ki artık sıra bende... Aynen dedemin babama yol gösterdiği gibi....

23 Ocak 2017 Pazartesi

Saygı veya Sorun?

 Dün yaşadıklarım aklıma 'Acaba?' sorusunu bir kere daha düşürdü. 4 örnekle durumun kötülüğünü çok kolay anlayabiliyorsun.

İlki minibüs beklerken yanımdaki kişinin sigarasından başladı. Adam tam minibüs geldiği anda sigarasını söndürmeden yere attı. Normal gelebilir bu durum. Ancak sadece iki adım ilerisinde, minibüse daha yakın, bir çöp kutusu olması işin acı tarafıydı. Haliyle kişiyi bu konuda uyardım. Bana ' Teşekkür ederim' diyerek cevap verdi. Şimdi bununla alakalı sormak istediğim şey bu teşekkür edilecek bir şey midir? Yaptığın hatanın farkında değil misin? Veya çöp kutusunu ki görülmemesi imkansız göremiyor musun?

İkinci durum minibüse binince karşıma çıktı. Toplu taşıma araçlarında sigara içmek yasak. Hatta yakın bir zamanda bundan dolayı bir şoförü hem İETT'ye hem de polise şikayet ettim. Bu seferki durumda aynı konuyla alakalıydı. Şoför minibüste sigara içiyor ve kimsede bir şey demiyordu. Haliyle uyardım. En azından uyarınca sigarayı söndürdü. Bu durumla alakalı aklımdaki soru para cezası olduğu halde toplu taşımalarda sigara içme hakkını insanlar kendilerinde nasıl buluyorlar. Gelelim illaki uyarmak zorunda mıyız? Belki alerjisi veya astımı olan yolcular vardır. Şoför bunu düşünmek zorunda değil mi? İşin diğer tarafı yolcular bunun yasak olduğunu bilmiyor mu? O zaman neden uyarmıyorlar? Uyarmak ve doğruyu göstermekten neden çekiniyoruz? Bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığı nedir? Sigara içilmesine karışma hakkım bulunmuyor ancak kurallarla sabitlenmiş olayları göz ardı etmeye çalışmak neden?

Üçüncüsüne gelirsek bir bayanın oturan gençlere karşı tutumu dikkatimi çekti. 'Yaşlılar ayakta gençler oturuyor.' Şimdi kadının gözünden bakıldığında bu bir saygısızlık durumudur. Sonuçta ben dahil genç insanların orada oturması bir sorun oluşturmaktadır. Ne var ki bir genellemeyle bu cümleyi kurmuş olması rahatsızlığımın bulunmasından dolayı dikkatimi çekti. Sadece ayak tabanımdan dolayı  çoğu zaman oturmak zorunda kalıyorum. Oturacak yer yoksa bile normalde ayakta durulan yerde de oturuyorum. Birkaç ay önce sırf bu ağrılar yüzünden ayağıma basamamış ve günlük hayatımdan uzak kalmak zorunda kalmıştım. Şimdi bu durum bilinmeden bir cümle kurulması beni rahatsız ediyor. Doğrudur yaşlılara yaklaşımlarımızda bazı noktalarda dikkat etmemiz gerekiyor ve herhangi bir problemi olmayan insanların kesinliklede yer vermesi gerekir. Fakat 40 yaşında birinin 'Ben yaşlıyım, bana yer ver demesi.' durumuna ve bunun bu şekilde herkesi kapsayacak bir şekilde dile getirilmesine karşıyım.

Dördüncüsüne baktığımızda gene kuralların ihlal edilmesiyle  yirmiden fazla kişinin hayatının tehlikeye girmesi sonucu ortaya çıkıyor. Minibüs aşağı yoldan geldiği için trafik kurallarına göre öncelikli durumdadır. Fakat yukarı yoldan gelen araba bunu göz ardı ederek neredeyse minibüse çarpacak ve  minibüste bulunan kişilerin hayatları tehlikeye girecekti. İşin komik tarafı karşıdaki arabanın sürücüsü suçlu olmasına rağmen bağırmaya ve küfür etmeye başladı. Bu sırada şoförümüz minibüsten indi. Yolcuların tepkisi ise beni daha da şaşırttı. Biri 'Bırak yaşlı adam, dalaşma.' ve başka biri 'Yaşlı adama artistlik mi yapılır?' dedi. Bende haliyle bu durumda yaşanacak olayı 'Yaşlı olması burada bulunanlardan birinin ölümüne sebebiyet vermesi halinde önemli olmayacaktı.' dedim. Bunun üzerine yolculardan biri 'Ehliyetini almak lazım belli bir yaştan sonra.' diyerek daha da şaşırmama sebep oldu. Gelelim olaya kural belliyken neden hakarete ve küfre başvuruyoruz? Hatamız belliyken... Veya birinin yaşlı olması kuralları bozduğu zaman uyarılmaması için bir sebep midir? Yaşlı olmanın ne tür bir hakkı vardır bu noktada?  Bununla beraber uyarmak ne zamandan beri artistlik oldu? Tek bir olay bu kadar soru oluşturuyorsa...

4 farklı olay ve insanların yaklaşımları. Düşünülecek ve sorulacak o kadar çok soru var ki.. Üzülmemek elde değil. Bu kadar kötü durumdayken biz ne yapmalıyız? Bunu değiştirmek için mesela?

Ben bir kişiyim. Elimden geleni yapsam da ....

27 Haziran 2016 Pazartesi

Yenildim Sanırsam!!!

 Her şeyi geride bırakıp baştan başlamak istersek olur mu ki? İkinci şansa inanır mısınız peki? Görmüyor musun geride bıraktıklarını? Hayır mı? Doğru, sen hiçbir zaman beni düşünmedin.... Gözlerimdeki korkuyu da mı görmüyorsun? Üzgün müsün? Sadece üzgün olmak yeter mi sence? Benden çaldığın sadece masumiyetim değildi, umutlarım, hayallerim ve daha fazlasıydı... Daha ne kadar saklayabilirim ki yok olduğumu... Koca bir maskenin arkasına saklanmış birine daha ne kadar zarar verebilirsin ki? Hiç değil mi....Aynen öyle.... Küçücük bir çocukken  elimden aldıklarınla mutlu musun şimdi?? 

Hiçbir zaman kabul etmek istemedim. Yenildiğimi ve kaybetmeye mahkum olduğumu.... Kaçabileceğimi düşünmüştüm. Arkama dönmeden koştum, hem de hiç durmadan... Peki ya şimdi? Artık yoruldum...Bunu kabul ediyorum. Sessizce dökülen gözyaşlarım ve söylenememiş sözlerimle duruyorum... Bütün koruma duvarlarım yok oldu.Kendimi hapsettiğim kale yıkıldı. Gene sen kazandın. Karanlıklara gömülmeye hazırım artık. Biliyorum hatırlanmayacak. Sanırsam böylesi daha iyi.... Hoşça kal... Belki bir gün kalbimin çığlığını duyarsın. Her ne kadar imkansızı istediğimi bilsem de... Veda etme zamanı... Kapa gözlerini ve bir nefeslik zamanda gidiyorum. Arama beni... Çünkü gözlerimdeki mutsuzluğu görmedikçe bulamayacaksın da...

Hoşça kal sevgili hayat.... Birini daha yendin mutlu ol!!!

1 Eylül 2015 Salı

Son Günlerde BEN....

Merhaba...

Uzun bir aradan sonra buraya yazmaya devam ediyorum. Bazen kendime kızıyorum bundan dolayı...Ne kadar yoğun olsam da yazmaktan asla vazgeçmemem gerektiğini söylerdi babam...Ancak olsun. Sonuçta yazmak biraz da ilham isteyen bir iş...

Neyse efendim...Yeni bir dönem başlıyor. Artık son noktaya gelmek üzere olduğum bir yüksek lisansla meşgulüm. Belki de hayallerimin peşinde koşmaya artık daha yakınım...Kim bilir ne olacağını değil mi...

Yakın bir zamanda Kore'ye seyahat ettim. Çok güzel arkadaşlıklar kazandım ve anılarla döndüm. Bana kattıklarıyla yeni bir yol haritası çizeceğim. Aslında bir kapı oldu benim için. Ve bu kapıyı da aralama vakti geldi de geçiyor bile....

4 Nisan 2015 Cumartesi

Hayaller? Özgürlük? Koca Bir Yalan!!

Susuz kalmış çorak toprak gibiydi gönüller. Bir gülümsemeye aç minicik yüzler... Savaşın geriye bıraktığı yıkıntılar arasında oynayan daha 7 yaşına girmemiş çocuklar. Belki de en çok onlar savaşmanın sebebiydi. Daha güzel bir dünya diyerek atılan ilk taştan sonra tam tamına geçen 3 yıl... Elimizde kalan hiçbir şey yok. Umut mu dersiniz. Hiç olmamıştı ki... Kim olduğumuzu unutalı mı? Biz hiç bilemedik kim olduğumuzu. Hep karşımıza çıkanlarla kimlik oluşturduk. Gerçekten adımızın ne olduğunu bile bilmeden geçen yıllar ve sonunda belki dediğimiz anlar... Ne oldu sonunda derseniz koca bir hiçlik... Başladığımızdan daha kötü durumdayız. Gün geçtikçe yenilmiş olduğumuz gerçeğiyle yaşamanın nasıl bir şey olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Bir gün, belki de bir gün bunu başarabilecek ve geriye bakmayacağız. Keşke demeyeceğiz, o taşı hiç atmasaydık da buna hiç başlamasaydık... Niçin mi? Etrafına bir bak insanoğlu.. İlk başta din adı altında çıktı savaşlar ve yıkımlarla geçti yüzyıllar...Sonra kapalı kapılar ardında tüketmeye odaklanmış olan bir canavar gibi kendimizden başkasını düşünmez olduk. Hep daha fazlasını istedik ki mutlu olalım. Bulduk mu peki? Cevabı koca bir 'Hayır!' değil mi? Kaçırma gözlerini. Suçluluk duygusu mu? Sen de ne arar? Sonrasında dayanamadın bu seferde herkes benim gibi olsun diyerek yıktın yaşadığın gezegeni. Ne geçti ki eline.. Sadece çığlıklarını içine gömen insancıklar.Geriye hiçbir şey kalmadı ki... Bak duyuyor musun sesleri. Bunlar ne benim ne senin çığlığın. Bunlar o yıkıntılar arasında oynayan çocukların çığlığı. Ne mi oluyor? Belki bir yerde bomba patladı, belki de kurşunlar atılıyor. Kim bilebilir ki.. Yok muydu çözüm? Bilmem, biz bunun içine doğmuşuz aslında. Beni veya diğerlerini bu hale getiren sizdiniz. Şimdi de bana sormak çok cesaret verici... Neyse gitmem lazım. Nereye mi? Bilmem ya savaşmaya ya da birinin cesedini kaldırmaya...Başka ne yapabilirim ki? Elimizde seçenek mi var? Eğer var diyorsan bana gösterir misin? Yoksa bırak gideyim ki sen görmezlikten gelmeye devam edebilesin...

27 Mart 2015 Cuma

Kapıyı Çalan Geçmiş

Yıllardır duymadığım bir ad...Geçmişimde bıraktığım için asla üzülmediğim bir anı... İşte bu yağmurlu günde aklıma düşenler bunlar. O anları hatırladıkça ağlamamak için zor tutuyorum kendimi. Asla gün yüzüne çıkmaması gereken, söylenmemesi gereken sırlarımdan biri olmasına rağmen elimde tuttuğum zarf .. Üzerinde nerede görsem tanıyacağım el yazısı.. Yıllarca kabusum olan o kahkahalar... Korkuyorum,

Cama vuran yağmurun sesi dolduruyor odayı. Kaçışım canlanıyor gözümün önünde. Sadece bir hırkayla çekip gittiğim gün...Geçmişin tozlu raflarında beni bekleyen acılar..İstemiyorum. Zarfı açmamalıyım. Uzaklaşabilir miyim? Cevabı benden daha iyi kim bilebilir ki?

Zarf yere düşerken gözümden akan bir damla yaş. Vakti belki de geldi yüzleşmenin...Düşünülecek o kadar çok şey var ki...

18 Aralık 2014 Perşembe

Hayal Kırıklıklarım??

İlk ne zaman elimdeydi bilmiyorum. Fakat her seferinde daha da büyümüş olarak devam ettim hayata..Masumiyetim elimden alındıktan sonra bir daha hayal etmemek gerekir dedim. Kalbim ve ruhum bunu dinlemedi. Defalarca kırılacağımı bile bile hayaller ülkesine giden o trene bindim. Ancak her seferinde varamadan bir istasyonda indim. Yaklaştığımı düşündüğüm her anda aslında daha da uzaklaşıyormuşum bilmeden.... 


Boşuna demiyorlar toz pembedir hayat sen mutlu olduğunu düşündüğünde.. Boşuna değildir gülme demeleri... Keşke dinleseydim de hiç olmasaydı kalbimdeki kırıklar... Defalarca yamanmış kalbimin artık atacak gücü bile kalmamışken nasıl hayallerin peşinden gidebilirim ki??? Hele de elini uzatıp alacakken aslında çok uzaklarda olduğunu biliyor olman...

Anlamsızca koşturduğun bir zamanda rüyalardan medet ummak neye... Gel gerçekçi ol Yadigar ne rüyalar rüya değil senin için, ne hayal edilenler gerçekleşecek olan isteklerdir... 

Yapacağın tek bir şey var. Kendini saklamak, yüzüne maskeyi geçirip eğleniyormuş gibi durmak... Boşuna demiyorlar sana karamsarsın diye... Ertesi güne iyi bakabilmek için elinde ne var ki karamsar olmayasın...

O gizli hatıra çekmecesinde topladıkların nasıl olsa hayal kırıklıkların... Gel bu akşam tekrar bakalım ve gülümseyerek bu da olmadı diyelim... Çünkü gülümsediğinde gerçek hüznünü saklayabilirsin. Aynadaki yansımandan bile saklamak istediğin hüznü....